ESRA KÂĞIT
Semtimizin pazarının kurulduğu Çarşamba günlerinden biriydi. Esnaf, sabahın ilk vakitlerinden itibaren tezgâhlarını açmaya başlamıştı.
İlk önce demir ayaklar usulünce yerlerine yerleştiriliyor, ardından tablacılık vazifesi görecek olan tahtalar bu ayakların üzerlerine intizamlı bir şekilde oturtulup kullanıma hazır hale getiriliyordu.
Kurulum işi tamamlandıktan sonra, sırada satışa sunulacak olan sebze ve meyvelerin bulundukları kasalardan çıkartılıp özenle tezâhlara dizilmesi vardı.
Ayna gibi parlatılan meyveler, daha canlı gözüksün diye üzerlerine su serpilen yeşillikler, al rengine toz konmasın diye özel fırçalarla temizlenen domatesler ve saymakla bitiremeyeceğimiz kadar çok nimetler…
İki üç saatlik hummalı bir çalışma sonucunda kurulabilen semt pazarı öğle saatlerine doğru artan kalabalıkla oldukça gürültülü ve telâşlı bir hal almaya başlamıştı. Ben de esnafın “Adana’nın karpuzuuu, İzmir’in üzümüüü” türünden attıkları nârâlar eşliğinde tezgâhların arasında dolaşıyordum. Birbirinden farklı şekli, rengi, kokusu ve tadıyla alıcılarını celb eden, birer Rabbânî hediye olan çeşit çeşit nimetleri seyretmek çok hoşuma gidiyordu.
Değişen mevsime en uygun şekilde yeniden taptaze olarak yaratılan, kâinat fabrikasının kudret mutfağında bizler için hususî olarak pişirilip ihtiyacımıza binaen gönderilen bunca rızık, sonsuz bir rahmetin cilvesi olarak arz-ı endam ediyordu.
Evet, mevsimin kıştan yaza çevrilmesiyle kış sofrası da yaz sofrasıyla değiştirilmişti. Meselâ birkaç ay önceki sofrada bulunan mandalina ve portakalın yerini kavun, karpuz, erik, üzüm, kiraz gibi meyveler almıştı. Ispanak ve kerevizin yerine ise bezelye, barbunya göz kırpar olmuştu.
“Kün” emrine boyun eğmiş “kâf-nun” fabrikasında sonsuz derecede kemâl-i sürat ve suhûletle, nizam ve intizam içinde kış sofrası kaldırılmış yerine yaz sofrası serilmişti. Ve bu değişim o kadar sessiz, sakin bir şekilde olmuştu ki, bu da engin merhametin bir başka vechesi hiç şüphesiz.
“Çevreye verdiğimiz geçici rahatsızlıktan ötürü” diye başlayan levhalarla yaşamak zorunda olan biz şehirli insanlar için, bu saat gibi sessiz sakin işleyiş ayrı bir şükür konusu elbette.
Bunları düşünmekle tarifi imkânsız bir güven ve huzur iklimine girdiğimi hissettim.
Biliyorum ki beni benden ziyade tanıyan, tüm ihtiyaçlarımı bilen ve vaktinde gönderen, bütün yarattıklarını seven, merhametinde ve gücünde sınır olmayan Rahîm, Kadîr, Kerîm bir Zât’ın kuluyum. “Ol” demesi ile herşey oluverir. Hem de olması gereken en hikmetli şekilde.
Böyle bir Zât’ın kulu olmak ne büyük şeref!
Ve ona iman ile intisab etmek ne büyük saadet! Madem O var, herşey var.







