ŞEYMA GÜR
Güneşin aydınlığı her yeri kaplamış ama henüz kendisi görünmemişti. Sabahın tazeliğinde ormanda yürüyorduk. Eşim ve Kül (bkz. “Sıradışı Bir Bayram Hediyesi”) koşarak uzaklaştılar ve gözden kayboldular. Kül’ün eline, bağlı geçirdiği bir haftadan sonra koşmak imkânı geçmiş, kim tutar onu? Eşim bu koca Kafkas kangalına ayak uydurmak zorunda şimdi.
Ben ise eczane-i kübradan sarı kantaron çiçeği toplayarak aheste aheste arkalarından gidiyorum. Zeytinyağı ile buluşup güneşin alnında 45 gün geçirecek olan sarı kantaron, şifasına şifa katacak, kimbilir kimlerin hangi derdine derman olacak Allah’ın izniyle.
Bir başıma yürürken etrafıma, ağaçların gerisine bakıp düşündüm. Kimbilir şu ormanda ne çeşitli mahlûkat yaşıyor – tatlı sesli bülbülden başkaları kendilerini saklasa da… Ürkmek? E, biraz. Ama değil mi ki her şeyin dizgini O’nun elinde? İzin vermezse kimse kimseye zarar veremez. Zarar vermeyi murad etmişse de kimse engel olamaz. Öyle ise tevekkeltü alâllah!
Sarı kantaron ihtiyacımdan ziyade. Ben de en tazelerini seçiyorum. Allah’ın adıyla koparıyorum dalından. O kadar çok çeşit otlar ve çiçekler var ki! Eminim her biri çok sırlar, nice şifalar saklıyordur benim bilmediğim. Ormanın rengârenk çiçeklerine bakıp düşünüyorum. İnsanoğlu bu kadar bitki arasında neyin neye iyi geldiğini sırf deneme yanılma yolu ile bulmuş olmaz. İlhama mazhariyet vardır illa ki. Bu düşüncemi teyid eden bir hatıra geliyor aklıma.
Rahmetli kayınvalidem, pek küçük yaşta evlenip ana babasından uzaklara düşünce, onlara özlemine bir çare aramış. O zamanlar nerede öyle aklına düşünce arabaya atlayıp sılaya gitme imkânları? Hasret şedit! Bir duâ duymuş, şu kadar kere okursan bir cin musahhar oluyormuş, seni alıp istediğin yere götürüyormuş diye. Bir umutla o duâya sarılmış. Günlerce, haftalarca okumuş. Ama ne gelen var, ne giden. Bir cini olamamış. Ama başka bir şey olmuş. Rüyalar görmeye başlamış. “Sabah falan evsafta bir kadın gelecek, derdi şu, ilâcı bu” diye bildiren rüyalar. Ve bu rüyaların tamamı doğru çıkıyormuş. Hepsi de çocuğu olmayan kadınlar üzerine. Rüyalar epey bir müddet devam etmiş. Sonra kesilmiş. Ama bu süre zarfında kayınvalidem bu alanda hayli ihtisas kesb etmiş, senelerce köyde ebelik yapmış. Allah’ın izniyle yaptığı ilâçlarla çocuğu olmayan yüzlerce kadının çocuk sahibi olmasına vesile olmuş. Bir kısmına ben şahidim.
Kayınvalidem saliha bir kadındı. Yalan söylemekten çok uzaktı. Demek böyle ilhamlar da oluyor. Ve daha başka niceleri. Derken insanlar bitkilerin dilini öğrenmiş oluyorlar. Onlardan biri de Bediüzzaman hazretlerinin talebesi Ali İhsan Tola idi. O da bitkilerin sırrına vâkıf olmuş idi.
Ben böyle düşünüp yürürken, o bülbül, kendisini göstermeden eşlik ediyor fonda. O tatlı söyleşmesine, ötmek, şakımak, cıvıldamaktan daha başka bir sözcük bulmak istiyorum. Hiç birisi duyduğum güzelliğe karşılık gelmiyor zira. Bu söylediği olsa olsa zikr-i İlâhi olmalı. Ona diyorum, “Sesim senin gibi güzel olmayabilir ama zikirde hiç de senden aşağı kalamam doğrusu.” Ve başlıyorum ona mukabele etmeye.
Sonunda bana kendisini gösteriyor. Minicik bir şey. Sanki diyor, “Tamam kabul, sen insansın ben kuş. Senin bildiğin Esmayı ve mânâlarını bilemem ben.”
“Sen de hiç fena değilsin” diyorum. “Sesinle beni kendine meftun ettin.”
Sonra vedalaştık, o ormanda kaldı. Ben de evin yolunu tuttum.







