13 yaşındaki küçük yazarımız Nurbanu Bakraç’ın kaleminden “küçük bir hatırlatma”

***

Son zamanlarda bir telaştır aldı götürüyor yaşlı dünyamızın insanlarını. Hatta bu yılın başından beri, küçücük bir mikroptan korunmaya çalışıyor herkes. Bu gözümüzle bile göremediğimiz küçük canlılar; bayram günü en çok şekeri toplamak için yarışan ve onları sevinçle yiyen küçük çocuklar gibi, insanların canlarını hızla alıyor. Öyle ki artık ülkeler ölülerini nereye koyacaklarını şaşırıyor. Hastanelerde boş yer kalmıyor, en güvenilir ve büyük hastaneler bile hastalarını koca binalara sığdıramıyor. Doktorlar ve diğer sağlık çalışanları bile her ne kadar önlem alsalar da bir bir ölüyor, dezenfektanlar ve maskeler tükeniyor, ülkeler birbirlerinden sağlık malzemesi dileniyor. En gelişmiş teknolojiler bile bu yaramaz küçük canlıların karşısında yetersiz ve anlamsız kalıyor. Aileleri, akrabaları ve dostları, belki bir daha görüşmemek üzere birbirinden ayırıyor. Böyle bir olaya geçtiğimiz günlerde maalesef ben de şahit oldum. Bizim çaprazımızda kalan binaya bir ambulans geldi ve yaşlı bir teyzeyi, kızı olarak düşündüğüm kadının bütün ısrarlarına rağmen, yanına refakatçi bir kişi bile almadan alıp götürdü. Hepsi bu kadar işte. Belki ailesi o teyzeyi bir daha göremeyecek.

Bu yılın başından beri bir sürü acı ve üzücü olaylar yaşadı dünyadaki bütün insanlar. Arda arda dünyada ve hatta ülkemizde de meydana gelen depremlerin büyüklüğü, herkesi korkuttu. Elazığ’da da yaşanan depremin acısı, insanımızın yüreğini dağladı.Yaşanan diğer depremler sonrasında da İstanbul başta olmak üzere diğer şehirlerin de bir-iki gün düzeni bozulur gibi oldu ve önlemler daha da arttırıldı. Ve bu deprem kaygısı hâlâ bile insanların üzerinde var. Hatta bazılarımızın aklına istemeden de olsa şu düşünce gelebiliyor bu aralar: “Ya büyük bir deprem olur da dışarı çıkmak zorunda kalırsak?…”

Bunca olaydan sonra, acaba ne kadar düşündük, “Biz nerede yanlış yapıyoruz, nerede hatamız var?” diye. Bunca olayın arda arda yaşanması tesadüf olamaz herhalde, öyle değil mi? Bazısı düşündü bunu; düşündü kendi kendine, bazısı düşünmedi.Ama biz, asıl Müslümanlar olarak, Allah’ımıza karşı yeterince iyi kullar olabildik mi?
Çoğumuz, bir ‘Müslüman’ olarak kılmadığımız namazları, okumadığımız cüzleri, eksik yaptığımız ibadetleri tamamlarken bulduk kendimizi, bütün dünyanın evine kapandığı bu zamanlarda. Demek ki yeterince iyi kulluk yapamamışız Rabbimize, demek ki yeterince iyi ümmet olamamışız Peygamberimize. Düşmemişiz aşk ile dinimizin derdine. Unutmayalım ki, bizi bizden daha iyi bilen bir Rabbimiz var, görmediği halde bizleri özleyen bir Peygamberimiz var. Hem böyle olayları, bizim için bir uyarıcı, bir hatırlatıcı olarak görmeliyiz. Ve şu ayetleri böyle zamanlarda daha çok tefekkür etmeliyiz:
⦁ “Her şeyin yaratıcısı Allah’tır.” (Zümer 62, Mümin 62)
⦁ “İyilik de, kötülük de hepsi Allah’tandır.”(Nisa, 4/78)
⦁ “Sana gelen her iyilik Allah’tandır, sana ne kötülük dokunursa kendindendir…” (Nisa, 4/79)
ve de Habibullah’ın şu hadisini hatırlayalım:
“Bir kişi, kaderin, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna inanmadıkça, mümin sayılmaz.”
Bizim, her şeyin yaratıcısı olan ve ona iman ettiğimiz bir Rabbimiz var ise, sırtımız yere gelmez inşallah. Sizlere Peygamberimizin şu hadisi ile veda ediyorum:
“Allah’a inandım de, sonra da dosdoğru ol!”

Düşünenlerden olabilmemiz duasıyla…