HATİCE BİNNUR AVAN DEMİRCİOĞLU

Bana sunulmuş nice nice ikramdan iki küçük  ama çok kıymetli emanetlerim var: Biri biraz ağır abi, öteki yerini bir türlü kestiremeyen, kabına sığmayan bir topaç…

İkisi de ayrı bir dünya. Aynı candan, aynı kandan, ama havası başka, suyu başka.

Dilleri aynı, oyunları aynı, ama rolleri farklı.

İkisinin de elleri var, dilleri var, ama becerileri başka, sözleri başka.

İkisinin de istekleri var; birininki ötekinden,  ötekininki diğerinden bîhaber.

Bana verilen dünya yanında, gözümün önünde yeşeren iki ayrı dünya…

Bu zenginlik, bu içiçe halkalar içinde, benzerlik ve aynılıklar içinde bambaşkalıklar.

Bu benzerler üzerinde anlık zıtlıklar.

Bir anda birçok âlemi görebilmek.

Aynı safta iki ayrı saf duygulara şahit olmak.

İki farklı şeye bir duygu ile bağlanmak…

Çok kafa karıştırıcı gibi ama formülü çok basit:

Sevmek, “yaratılanı Yaratan’dan ötürü”.

Duygusu aynı, şefkati aynı, sevgisi aynı.

Birine hissettiğin yoğunluk ötekinden birşey eksiltmiyor, bilâkis çoğaltıyor içindekini…

Tüm bu sevgi, şükür vesilesi…

Tüm bu iki aynı gibi görünen ayrıda  şahit olunanlar, O’nu okumak…

Bir de olsa, bin de, aynı da olsa başka da, renklerin içinde sayısız tonları da olsa, incesi kalını tüm sesiyle… Hepsinde aynı işaret…

Ancak “Bir” elden çıkması mümkün kılar bu bir gibi görülen şeylerdeki ince farklılıkları.

Bin bir Esmâsını gösteren aynalardır tüm bu çeşitliliğin tek Sahibini tanımak için var edilen.