ZEYNEP TÜRKOĞLU

Hiç görmediğim bir simaya, bilmediğim bir kokuya hasretim.

Nereden kuruldu bu rabıta anlamadım ki, güya “Bir”i halatla bağ ördü aramıza. Pek az bir vakittir haberdarım varlığından, ama yıllardır benimleymişssin gibi. Varlığına dair olmazsa bir kımıldama sarıyor bir telaş, endişe…

Ne ki bunun adı, sevda mı, aşk mı? Yok yok bunun adı evlât, bunun adı can, bunun adı herşey…

Evet bunun adı herşey. Onun varlığı âlemimde herşeyin sahibine basamak oldu, gözlerimi açtı, Bir’e yol oldu, bana can… Benim dedim, can parçam dedim, ciğerparem dedim, dedim de dedim. Ama ne de boş lâkırdı etmişim! Bende hissen pek az, bizzat bildim, şahidim.

Niye mi?

Güya vücut benim ama tasarımında tasarrufum zerre kadar mevcut değil; Musavvir olan Rabbimin sanatına meraktayım, beklemekteyim… Elalemin “Güzelliğini annesinden almış, şu vasfı babasından almış” deyişleri çınlıyor kulağımda. Oysa el-Alîm’in tezgâhından çıkıyor mahlûkat, En Güzelden sudur ediyor, O işliyor sanatını tezgâhında. Yok ki anne babada verecek güzellik, güç, zira elde var hiç… Ne inkılâplar, ne azîm tasarruflar oluyor da benim sandığım bedende zerre kadar ses sada yok, müdahil değilim.

Sonra zihnimde, vicdanımda ilmi herşeyi kuşatan Rabbü’l-Âlemîn’in şu kelâmı yankılanıyor:

Sizi annelerinizin karınlarında, üç karanlık içinde, bir yaratılıştan başka bir yaratılışa geçirerek yaratıyor. İşte Rabbiniz olan Allah budur, mülk O’nundur. O’ndan başka ilâh yoktur. Buna rağmen nasıl oluyor da haktan çevriliyorsunuz? (Zümer Suresi, 39:6.)

Evet buna rağmen nasıl da benim sanırım emaneti, “ben” derim, “benim” derim? Sahibimi tanıyınca kalkar kederim, silinir telâşım. Alırım heybeme aczimi, cehaletimi, sonra sonsuz kudretliye, sonsuz ilim sahibine sanatını teslim edip tevekkül durumuna geçerim.

Zira o Ahsenü’l-Hâlıkîn’dir; Ondan en harika sanatlar, en güzel nakışlar zuhur eder. Ne de güzel  nakşediyordur nakşını mülkünde, karanlıkta sessizce…

Bana da çok uzaklardan gelecek bu yolcuyu beklemek kalıyor, dua kalıyor, huzur kalıyor.