ŞEYMA GÜR

İstanbul’un uydu görüntüsü ilişti gözüme.

Çook çok uzaklardan çekilmiş. Sâni-i Hakîm, iki büyük toprak kütlesini, iki kıtayı birbirinden ayırmış.

Yarmış.

Karşılıklı parçalar birbirini tamamlıyor.

Âdeta yap-boz…

Manzaralar, nereden baktığınıza göre nasıl da değişiklik arz ediyor!

Uzaydan bakınca böyle: Sanki rastgele ayrılmış gibi bir çatlak.

Yakından bakınca İstanbul orası; dünyanın gözbebeği.

Uzak bakışların çatlak gibi gördüğü o yere deniz doldurmuş Rabbim.

O denizi İstanbul’un içinden akıtmış.

Dünyanın en güzel köşelerinden biri kılmış.

Harita üzerindeki o ince yarığın içinde ılık bir ilkbahar günü, erguvanların bezediği yamaçları temaşa ederek bir vapurun içinde seyeran eden ruhlar kanatlanır.

Uzaklardan bakınca ayrılıvermiş görünen o aralıkta yakamozlar üşür gecelerde.

Balıkçı tekneleri salınır.

Yunuslar yarışır neş’e içinde.

Hangisi daha zevkli:

Peşine martıları takmış da yüzen vapurları seyretmek mi?

Yoksa turkuaz suları yararak içinde akıp gitmek mi?

“Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar”
“Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar” söyletir şaire.

Yakından bakın İstanbul’a!

İster denizinden, ister minaresinden, ister ruhunuzdan…