ZEYNEP TÜRKOĞLU

Ne vakit benliğine meyletse insan; yokluğu tefekkür etmeli ve var ediliş hikayesini okutmalı nefsine.

Şöyle demeli:

Sen yoktun nefsim, evet yoktun, hiçtin. Mahiyetin, ismin, cismin, hiçbir şeyin yoktu. Sen bile senden habersizken, kendini tanımazken, yokluğun karanlıklarında seni gören biri sana varlık verdi. Herşey olabilme ihtimali içinde seni en güzeli yaptı ve asla satın almaya güç yetmeyecek cihazlarla donattı.

Çözünürlüğü hiçbir kamerada olmayan etten bir çift göz taktı. Tâ ki nazarın seni yokluktan kurtaranı arasın da “ben” demeye mahal kalmasın.

Ve her tadı analiz eden, laboratuarların bile yanında teçhizatsız kaldığı etten kemiksiz bir dil taktı. Tâ ki tadalım da varlığımızı bize varlık bahşedene adayalım.

Sonra her sesi ayırt edebilen bir çift kulak bahşetti ki, duyalım da, emir neyse ona uyalım.

Ve daha yazsak sayfalar tutacak nice cihazlar emanet etti.

Nihayet karanlıktan kurtardığı bu insanı, hayata mazhar etmek için dünya sahnesine çıkardı ve şefkatli iki insanın kollarına bıraktı. Var ediliş hikâyesi açıktı aslında, tek mesele okumak…

Nefsine daima fısıldamak ve demek:

Evet, nefsim yoktun. Yokluğunu unutur da varlığını verene yüz çevirirsen, bu kadar masrafa isyanla cevap verirsen, işte o vakit varlık içinde yokluk çekersin.

Eğer Rabbinde fani olursan, o zaman var olursun. Zira, ”yok yok olursa var olur.”