MEHMET SAYIN
Yıllardır hüsn-ü hatla yazılar yazmaya çalışırım. Yazılarım beğenildikçe daha da bir şevkle yazmak isterim.
Yakın zamana kadar, kamış kalemi elime aldım mı yazdığımı zannederdim. Ama geçen gün yine yazı yazmak için kamış kalemi elime alıp yazmaya kalkışmıştım ki, o da ne!
Âni bir krampla parmaklarım hareket etmez oldu.
Ve bu kramp, uzun uzun hikâyeler anlatmadan, bana aczimin ne ilim ne de irade dinlemediğini ders verdi.
“Gururlanma, yazdığın yazı senin değil! Emir altında hareket eden ben, yani kramp, senin parmaklarını O’nun emriyle kilitler, yazmana izin vermem.”
Demek ki yaptığımızı zannettiklerimizi hakikatte biz yapmıyormuşuz, yaptıran biri varmış.
Eğer ufacık basit bir harekette bu kadar âcizliğimiz ortada ise, biz hâlâ neyin gururundayız ki?
Hayatımız boyunca koca koca planlar yapıyoruz – sanki bir saniye sonrasına hükmümüz geeçecekmiş gibi…
Sonra aklıma bir söz takılıyor: “Mezarlıklar işleri yarım kalmış mevtâlarla dolu.”
Geç olmadan uyanmak lâzım… Günlük koşuşturmalar içinde böylesi gafletten bizi kurtarıp sürekli olarak bize aczimizi hatırlatacak bir vesile lâzım diye düşünürken, Bediüzzaman’ın namazı tarif edişini hatırlıyorum:
“Abd, kendi za’fını ve mahlûkatın aczini görmekle kudret-i Samedaniyenin azamet-i âsârına karşı istihsan ve hayret içinde Allahu Ekber deyip huzû ile rükûa gidip ona iltica ve tevekkül etsin.”
Evet, pek nadir olarak başa gelen bir kramp gibi vesileler ayda yılda bir hatırlatıyor bize aczimizi.
Namaz ise her gün tekrar tekrar bizi bu gerçekle yüz yüze getiriyor ve sığınılacak kapıyı da gösteriyor.







