Kur’ân, gece ve Ramazan’ın lehimde ittifak ettikleri bir andı.
Rahmet ayı Ramazan, ruhuma uhrevî esintiler taşıyor, Kur’ân benimle konuşuyor, gece, kırılgan kalbimi yumuşatıyordu.
Nur suresi 22. Ayeti ile soruyordu: “Allah’ın sizi bağışlamasından hoşlanmaz mısınız?”
Nahl suresi 43. Ayeti ise hedef gösteriyordu: “Kim sabreder ve bağışlarsa, işte bu, uğrunda azmedilmeye değer işlerdendir.”
Rabb-i Rahimim bana “sabret!” diyordu. “Sabret ve bağışla!”
Gafur olan Allah affetmeyi seviyordu. Affedeni de seviyordu.
O çok bağışlayıcı idi. “Siz de bağışlayıcı olun” buyuruyordu.
Daha fazla direnemezdim; O an ve o manevî kıvam, asla bağışlayamadığım “o son kişi” hakkındaki direnci paramparça etti ve affettim gitti. Affetmekle kalmayıp, ıslah olması için dua da edebildim.
Kolay değildi.
Ama Rabbimin hoşnutluğu karşısında lafı olmazdı.
O duygumu paylaşan bir yazı yazdım. Yazı pek çok kalpte mâkes buldu. Bir çok arkadaşım, yazının tesiri ile yazıda atıf yapılan âyetlerin davetine uyarak kendilerinin de bağışlayıcı olmayı seçtiklerini bildirdiler. Kimi göz yaşları içinde okuduğunu söyledi.
Çok sevindim.
Güzel bir şeye vesile olduğumu düşündüm. Yazı amacına ulaşmıştı. Demek kelimeler, duygumu başka gönüllere taşıyabilmişti.
Gerçekten affetmek çok hafifletici, iyileştirici bir eylemdi. Kalbe iyi geliyordu. Hem Rıza-ı İlahiyi celbediyordu.
Rabbimiz bilmez mi?
Sonra başka bir şey oldu. Yazıyı alıntılayan bir internet sitesinde, yazının altında bir yorum gördüm. Bediüzzaman’ın dehşetli cânileri alicenâbâne affetmeye dair yazdığı bir mektupla kafama vuruyor, bağışlayıcı olmamı kınıyordu!
Şaşırdım!
Bediüzzaman’dan alıntı yaptığına göre Risale-i Nur okuyucusu olduğunu tahmin ettiğim bir kişi nasıl olur da o şefkatli Üstadın rağmına bağışlayıcı olmanın karşısında durabilirdi?
O Üstadın, kendisine zulmedenlere bile, masum yavrularını düşünerek beddua etmekten vazgeçtiğini bilmiyor muydu?
O rikkatli Üstadın sonbaharda kuruyup giden yapraklara, ölüp giden sineklere bile acıyıp hüzünlendiğini, akıbetlerinden endişe duyduğu gençler için gözyaşı döktüğünü duymamış mıydı?
Kendisini tâzib eden savcılara bile, tâzibleri; hizmet-i îmâniyeye ilannâme hükmüne geçiyor diye dostluk ve dua etmek vaziyeti aldığını, şahsî hakkını helal ettiğini okumamış mıydı?
Asıl düşündürücü ve üzücü olan şey; bu yorumun, buz dağının ucu olmasıydı.
Uzunca bir süredir zaten toplumda genel bir şiddet havasının hâkim olması, her kesimin birbirine karşı bıçaklarını bilemiş halde bekler gibi vaziyetleri, hakaretlerin, tekfirlerin havada uçuşması, hele ki sosyal medyanın savaş alanına dönmüş olması yeterince endişe verici bir durum.
Her kademedeki sert söylemler, manevî havayı da bozuyor.
Affetmek, güzel söz söylemek şöyle dursun, laf yarıştırmak, üste çıkmak meziyet halini almış.
Her durumda ve her zamanda fazileti öngören bir dinin mensuplarına ne olmuş ki kardeşlerinin arasını bulan kişi olmak yerine, kardeşleri ile döğüşen, affetmeyi lügatlarından silen, merhameti unutan bireyler haline gelmişler.
Herkes birbirini cehenneme atmaya uğraşıyor.
Bize ne oldu böyle?
Ya Risale-i Nur talebelerine ne demeli?
Biz Üstadımızdan cedelleşme dersi mi aldık?
Mesleğimizin en birinci esası olan şefkat nerede?
Bir Risale-i Nur talebesi affedici olmanın karşısında tutum alabilir mi?
Eğer Risale-i Nur okumaları, kalbimizdeki rikkati, merhameti harekete geçirmiyorsa biz o metni yanlış okuyoruz demektir!
Rahim ismine mazhar bir eser, şefkatin güzelliği ile tezyin etmeli değil mi idi gönülleri?
Eserden şüphemiz yok. Mazharların kabiliyetine bakmalı.
Müntesiplerinin nerede çizgiden saptıkları düşünülmeli.
Nerede yanlış yapıyoruz?
Doğru okuma nasıldır?
Bakın Kur’ân bizimle konuşuyor: “O takvâ sahipleri ki, bollukta da, darlıkta da Allah için harcarlar, öfkelerini yutarlar, insanların kusurlarını bağışlarlar. Allah ise iyilik yapanları sever” diyor. (Âl-i İmran:134)
Allah’ın bizi sevmesini istemiyor muyuz?
Biz neyin peşindeyiz?
İşte tam da bu vasatta Kur’ân’ın rahmet ve hidayet ve şifâ oluşunu hayatları ile izhar ve ispat edecek müslümanlar gerek.
Elindeki iman hakikatlerini, o hakikatlere su gibi, hava gibi ihtiyacı olanlara en müşfik bir dille ve samimi bir kalp ile sunacak Risale-i Nur talebeleri gerek.
İmanın güzelliğini üzerinde teşhir edecek, Allah’ın binbir güzel ismine milyonlar âyinedarlık edecek Allah’ın güzel kulları gerek.
Şefkat ya Huu!







