Şeyma Gür 

Benim cennet tasavvurum şöyle: Dünyada nümûnelerini gördüğüm ama cennete lâyık manzaralar içinde başta Peygamberim Efendim (s.a.v.) olmak üzere, nebiler, sıddıklar şehidler, sâlihler, âlimler ve sevdiklerim ile sohbet meclislerinde bir arada olabilmek…

İşte bu dünyada da ne zaman âlim, ârif kişilerin sohbetinde bulunsam kendimi cennette zannederim.

Geçtiğimiz günlerde böyle cennetâsâ sohbet ve muhabbet halkaları içinde buluverdim kendimi.

Almanya’da yaşayan Nur talebeleri bir aile kampı organize etmişler ve fakiri de davet etmişlerdi. Çocuklar, gençler, ebeveynler hep birlikte Risale-i Nur okuyacaktık. Başıma gelecekleri bir parça tahayyül ediyordum ama çok ötesiyle karşılaştım.

Öncelikle; bu kardeşlerimiz arasındaki uhuvvet, dayanışma  ve muhabbetin, âdeta ilk dönem Nurcular mabeynindeki gibi olduğunu görmekle son derece mesrur oldum. O muhabbet hâlesi beni de sarıp sarmaladı. Birbirinden güzel dostlar, kardeşler buldum burada. Aralarında fedâkarlık öyle bir dereceye ulaşmış ki sırf Allah rızası için Nur kardeşine tek böbreğini veren kimseyi de duydum. Herkes herkesin derdiyle ilgili. Yakınlıklar, nesebî akrabalıktan öte…

Kampta Bediüzzaman Hazretlerinin kıymetli talebelerinden Birinci Ağabey sanki aramızdaydı. Sohbetlerde sıklıkla onun adı, onunla olan hatıralar ya’dediliyordu. Nur derslerini ondan alan hanımlar, özellikle namaz hakkındaki tahşidatlarını hiç unutmuyorlar. O, Fırıncı Ağabey ve Abdülhamid Oruç hoca  Almanya’da, gurbet elde Müslüman kimliklerini korumaya çalışan bu insanlara çok büyük hizmetler etmişler, derin izler bırakmışlar gördüm.

Prof. Dr. İshak Özgel ve klinik psikolog Taha Burak Toprak kardeşlerimin nefis sohbetleri ile mest oldum, ayaklarım yerden kesildi. Sabah ve akşam güneşinin, temas ettiği herşeyi parlatıp güzelleştirmesi gibi, Risale-i Nur perspektifi ile yönelmek de her ilim sahasını bir başka parlattırıyor. Dahası, müntesipleri üzerinde Risale-i Nur terbiyesinin ışıltısı bir başka oluyor.

Zaten Fırıncı ağabeyin varlığı manevî atmosfere doğrudan letâfet katan bir unsurdu. Her zaman ve her yerde olduğu gibi Fırıncı Ağabey bir çekim merkezi gibi insanları kendine çekiyor, çocuk-genç-yaşlı herkes Fırıncı Ağabeyin etrafına, ışığa uçan pervaneler gibi koşuşuyorlar, onda en sâfi bir şefkat ve muhabbet buluyorlardı. Fırıncı Ağabeyimiz, Hz. Üstadın ve Risale-i Nur mesleğinin özellikle şefkat yönünün tam bir vârisi ve temsilcisidir. Rabbim uzun, bereketli ömürler versin. Hafızasına ise bin maşallah. Hem gelirken hem giderken onunla birlikte yolculuk yapmak ve hatıralarını dinleme imkânı,  hayatımın unutulmazları arasında yerini aldı bile elhamdülillah.

Dönüş yolunda havaalanına kadar iki, iki buçuk saatlik yol boyunca İshak hocamız ve muhterem eşi ile sorulu cevaplı sohbet imkânı ise hayal bile edemeyeceğim bir şeydi. Öyle ki o çok sevdiğim sağlı sollu yeşillik manzaralarına dönüp bakmak aklıma bile gelmedi. Yol nasıl geçti anlamadım.

Said Yüce bey kardeşimin katkıları ise her türlü  istifadeyi artıran katalizör gibiydi Allah razı olsun.

Ve ortam… Alabildiğine yeşil tepeler, tarlalar, ulu ağaçlar ve kuş sesleri arasında hayâli ve zihinleri direk cennete intikal ettiren muhteşem bir mekandı kaldığımız yer. Hava deseniz ne sıcak ne soğuk en lâtif bir bahar havası. Âdeta Kur’ân-ı Kerimin tasvir buyurduğu haldeydik: “Orada koltuklara kurulmuş olarak bulunurlar; ne yakıcı sıcak görülür, ne de dondurucu soğuk” Böyle olunca dersler ve namazlar açık havada, tatlı tatlı ısıtan güneşin altında eda edildi.

 

Ders ve sohbet aralarında ise manzara şöyleydi: Kardeşler öbek öbek toplanmış hem muhabbetlerini, hem dersten aldıkları feyiz ve fikirleri mübadele ediyor, tanışmayanlar tanışıyordu. Küçük küçük başörtülü kızlar neşe içinde futbol oynuyor, minik bebeklerin bakımı paylaşılıyor, çocuklar çayırlarda koşuşturup, bisiklet sürüyor, aralarında benim de olduğum bazı teyzeler ise salıncakları değerlendiriyordu.

Genç kızlar, küçük çocuklarla ilgilenmek ve onlara Risale-i Nur içerikli programlar hazırlamak işini üstlenmişlerdi. Böylece küçüklerin anne babaları o doyumsuz Risale-i Nur derslerinden kana kana istifade edebiliyorlardı. Allah-u Teala bu hizmette gönüllü olan Büşranur, Betül, Mervenur, Betülay, Tuba ve Ayşe Nur kardeşlerimize fazl-u kereminden bol sevaplar takdir etsin inşaallah.

Erdal Türker ağabeyimiz ise 12-17 yaş arası erkek çocuklara Risale-i Nur dersi yapmak için taa Manisa’dan gelmişti. Arkasında namaz kılmak ise bir başka bahtiyarlıktı.  Rabb-i Rahimimiz Manisa -Wittlich arasındaki adımlar sayısınca sevaplar bahşetsin!

Ailelerin bütün fertleri ile Risale-i Nur müştereğinde buluşup, ortak faaliyette bulunmaları, aynı iman dersini almaları çok kıymetli idi. Said bey kardeşim bu hususu her fırsatta vurguladı.

Berat gecesini orada idrak ettik. Tüm senenin hakkımızdaki mukadderatı takdir edilirken, Ümmet-i Muhammed hakkındaki ortak dualarımız arşa yükseldi.

İshak hoca, sahabenin bir kısmının Kadir gecesini bütün senede aradığını, bir kısmının ise üç ayların tamamında, diğer bir kısmının da bütün Ramazan’da aramış olduklarını bildirdi ve Hz. Üstadın “Leyle-i Kadrin kudsiyetinde” dediği bu çok değerli geceye dikkat çekip “En kıymetli günler olan Ramazan’a 15 gün kaldı. Hazır mıyız?” diye sorarken nabzımızı yükseltti.

Böyle bir ortama Şükür Risalesi okumak çok yakıştı. İlk gün bahçede İshak Özgel hocamız bize unutulmaz bir Şükür Risalesi dersi yaptı. O dersin notları ile Taha Burak hocamızın semineri birer müstakil yazıda ele alınacak inşaallah.

Ümit Şimşek ağabeyimiz nicedir “Birileri Üstadın ortaya koyduğu şekliyle insanın manevî anatomisini tespit etmeli” der dururdu. İçten içe isterdim ki o ben olsam…Ve fakat büyük bir mutlulukla gördüm ki klinik psikolog Taha Burak Toprak kardeşim bunu yapmış. Üstelik 25 yaşında tanıdığı Risale-i Nur ile, Allah’ın inayeti ve hidayeti ile kalbinde  pırıl pırıl bir iman inşa etmiş ki göz kamaştırıyordu. Hayran oldum ve bin barekallah dedim. Oğluma da çok benzettiğim için ayrı bir muhabbet duyduğum Taha Burak beyi ve güzel ailesini bütün muhabbetimle “kardeşim” dedim, bağrıma bastım.

 

Sabah ezanlarımızı anmadan geçemem; dinlemeye doyulamayan…

Küçük müezzinimizi de…

Ve her zaman mütebessim ve ehl-i hizmet Rüstem hocamız ve eşini de…

Sevgili ve fedakâr oda arkadaşım Gülay Hanımı, bana bir anne şefkati ile yönelen Mine Hanımı, heyecanlarımızı mübadele ettiğimiz gayretli canım kardeşim Lale Hanımı, Nurhan Hanım, Hatice Hanım ve diğerlerini muhabbet ve minnetle anıyorum.

Bu kardeşlerim kâh üşümüşüm diye sırtındaki yeleği çıkarıp giydiriyor, kâh gecenin bir vakti kuşburnu çayı hazırlayıp getiriyor, kâh odamda rahat edeyim diye her türlü tedbiri alıyorlardı. Mü’min kardeşliğinin en sıcak duygularını yaşattılar bana.

Bu güzel kamp ve onda yaşattıkları için, iman ve Kur’ân nimeti için, Risale-i Nur nimeti için, bu kamp vesilesi ile yeniden yeniye yeşeren İttihad-ı İslâm ümidim için Rabb-i Rahimime sonsuz nihayetsiz hamd-ü senâlar olsun. İzin ve her türlü destekleri için eşim Zekeriya Gür’den Rabbim ebeden razı olsun; hesaplar müşterek 😊