Selma Dörtkardeş                                                             

 İşlerimi halletmek için yolum hastaneye düşmüştü. Her şey tamamlanınca dinlenmek için bir kahve ısmarladım kendime. Ağır ağır içerken birden gözüm bir tabelaya takıldı :

Acil dahiliye

Dile kolay yıllar olmuş. Bir ara o kadar arşınlamıştım ki şu acil dahiliye ve hastane yollarını.   “Ya Rab yardım ve şifalar ihsan eyle!” diye dua eder dururduk. O günler o kadar uzundu ki sanki hiç geçmeyecek gibi gelirdi. Sonra öğrendik ki meğer bu uzun saatler, geçmeyen günler, karşılığında sabretmek ve şikayet etmemek şartıyla ebedi âlemi kazandırdığı içinmiş.

O ara hastane bahçelerindeki hasta yakınları sanki yıllardır tanıdığımız arkadaşlarımız, hastane odalarında şifa bekleyen hastalar ise sanki akrabamız idi. O derece yakındık birbirimize. Zira aynı sıkıntıları paylaşıyorduk, birbirimizin dilinden anlıyor ve teselli oluyorduk.

Sonra birden sen geldin aklıma. Bu hastalıklı hallerinde bile hiç telaşlı, ya da sabırsız ya da geçimsiz değildin. 30’lu yaşlarında olmana rağmen öyle sabırlı, metanetli ve durgundun ki hep ismin gibi yaşadın. Bir Filiz gibi, nârin ve nâzenin.

Hastalığın süresince ne çok acı çektin; bir gün bile of demedin. Bu çaresi olmayan hastalıkta neler yaşadın, neler hissettin; biz bilemedik. Hep sabır içinde şükrederdin. Sadece “anneme durumumu söylemeyin, üzülmesin” derdin, kendini düşünmeden.

Bir an zihnim birden çocukluğuma kaydı. Seninle yaşadığımız o nadide anlar geldi aklıma. Bize namazı öğretmek için her iki kardeşini sağ ve sol tarafına alır ve “beni izleyin” derdin ki böylece bize namazı öğretmek sana nasip oldu. Biz ne ilk, ne de son öğrencilerindik. Bizler gibi farklı alanlarda eğittiğin onlarca öğrencin oldu bu kısacık hayatında. Sadece namaz değil, Kur’ân kursunda da kesişti seninle yolumuz. Kur’ân’a ilk kez dokunup, ilk harfleri öğrenme heyecanımızda sen de orada idin. Ancak sen Kur’ân’ı hatmetmiş, bizler ise senin gibi olabilmek için yeni yeni yürüyorduk bu Nur yolunda. Şimdi o anlar, seninle yâd etmek üzere inşallah, âhirete kaldı.

Sonra liseyi bitirdiğinde sana İstanbul yolları göründü. Dört sene kadar ayrı düştük senden. Biz de sonra taşınınca İstanbul’a, yaşanmamış ne varsa yaşamaya çalıştık. Derken nasibin çıktı, evlenip yuvanı kurdun. Aylar sonra ablam Adalet ile yaşadığımız ilk umre heyecanımızda sen, duamıza taliptin. O kutsal topraklara varınca ise seni unutmadık, duamız oldun. Neden sonra oralarda içimizde bir burukluk, kalpte sıkışma hissettik. “Allah Allah, hayır ola” dedik. O zamanlarda yeni yeni çıkmış olan bir cep telefonundan evi arayarak, haberini aldık. “Çok dua edin, ablanız, nazenin Filiz hasta” dediler. Biz de yapışıp Kabe’nin duvarına dualar ettik, şifa kapısında umut aradık.

Yurda dönünce ise artık hastanelerde ve hasta odalarında geçen bir zaman ve sonrası Takdir-i İlahi…

Şimdi hepsi bir film şeridi gibi geçiverdi gözümden ablam. Önceleri açıkça sensiz yaşayamam sanırdım. Sonraları Rabbimin lütfu ile hayatımız nur oldu ve doldu. Sığınarak Rabbimize sabrını isteyip durduk.

Ancak yine de gelince bu hastaneye, ilişince gözüm tabelalara ve de hastane odalarına aklıma hep sen gelirsin. İster istemez gönlüm hüzünle dolar, bazen de aldırmadan kimseye, gözümden yaş damlar.

Bugün de öyle oldu. Hüzünlü bir halette iken birden bana seslenen İlahî sada. Vakit öğlen olmuş. “Allah büyüktür” diye seslenir bana. Ve mânen der ki: ”Üstünden geçse de yıllar, asırlar bile olsa, toprağa karışmış cesedleri ihya edip tekrar diriltecek ve öbür dünyayı açacaktır.” Ve işte o zaman biz, burada ayrılığıyla hüzünlendiğimiz sevdiklerimizi doyasıya hem de ebedi olarak bulup, buluşup, yaşanan o güzel anları yad edip duracağız.

Bu yüzden ablam seninle ayrılmak yok, yok olmak yok, hüzün de, keder de, gam da yok. Öteki alemde açıp kollarımızı birbirimize doyasıya sarılacağız, buluşacağız,kavuşacağız, hem de hiç ayrılmamak üzere. Sonsuza dek, son nedir bilmeden, hep birlikte. Saduk’ul Vaad olan bir rahmetin gölgesinde…