Şükrü Dalmış

“İzmir’in Kemalpaşa ilçesinde, çan çiçeğigillere ait endemik yeni bir bitki türü bulundu. Kaya üzerinde tespit edilen çiçeğe ‘İzmir çanı’ ismi verildi.”

Böyle başlıyordu haber metni.

Belki siz de görmüşsünüzdür; yeni bir çiçek türü keşfedilmiş. Çiçek dağlarda kayalar üzerinde biiznillah neşv-ü nemâ bulmuş.

Ama ne çiçeği fark edenler, ne haber yapanlar, ne de yorumlayan okuyucular  o çiçeğin harika sanatına, mucizekâr Sanatkârına nazar etmiyorlar. Oysa o çiçek, onlar keşfetmeden çok önce de asırlardır orada, o taşın üzerinde Sanatkârını ilan, vazife-i hayatını edâ ediyor, üzerindeki Esma-i İlahî’nin nakışlarını zişuurlara okutturuyordu.

“Felsefe-i insaniye, gayet harikulâde mu’cizât-ı kudret-i İlâhiyenin mu’cizât-ı rahmeti üstüne âdiyat perdesi çeker. O âdiyat altındaki vahdaniyet delillerini ve o harika nimetlerini görmüyor, göstermiyor. Fakat âdetten huruç etmiş hususî bazı cüz’iyâtı görür, ehemmiyet verir.”

“Meselâ, hilkat-ı insaniyedeki kudret mu’cizelerini görmüyor, ehemmiyet vermiyor. Fakat kâideden çıkmış iki başlı, üçayaklı bir insanı görüp, istiğrab ve velvele-i hayretle nazar-ı dikkati celb eder. Küllî, umumî mu’cizâtı âdet perdesinde saklar; cüz’i ve kanundan çıkmış ve taifesinden ayrılmış maddeleri medâr-ı ibret yapar” der Bediüzzaman.

Nazarımızı biraz ondaki sanata, o taş ve kayalar üzerinde ince narin yaprakların hayat bulmasına ve nev’inin bayrağını dikip, Sâni-i Zülcelâlin antika san’atını teşhir etmelerine çevirince, hakîkaten Risale-i Nur’un kazandırdığı bakış açısı için rûh-u cânımızla şükrediyoruz.

Elhamdülillah…