Selma Dörtkardeş

Ne zaman sitemlerim, serzenişlerim veya kendi kendime söylendiğim zamanlar olsa birdenbire karşıma çıkarlar. Sanki benim bu anlarımı sezer gibiler. Günlük hayat telâşının o bitmek bilmeyen koşturmacaları arasında rastlaşırız. Bu telaşlar sonrası görünce onları, nedense birden dinginleşir,durgunlaşır, kendime gelirim.

Neydi bizi bu kadar çok koşturan şeyler? Yahut neydi bize önemli şeyleri unutturan hayatta? Kendimizce oluşturduğumuz günlük listeler ve dünya halleri. Kimimiz listeyi abartmış ve kabartmış olmalıyız ki zamanın azlığından, yetersizliğinden de ayrıca şikâyet edip dururuz.

Oysa ne kadar da ihtiyacımız var bir nebzecik olsa da durup düşünmeye. O bitip bilmeyen telaşlar arasında birazcık tefekkür etmeye. Ruhumuzu bir an bile olsa teneffüs ettirmeye. Susturup ruhumuzun dilini, tıkayıp kulaklarımızı, kendimize bile yabancılaşıp, yaşayıp gidiyoruz bu halde çoğu zaman. İşte tam da böylesi bir hengâmede iken tekrar çıktılar karşıma, beni düşünmeye sevk eder gibi. Öyle ki bazı zaman günde birkaç kez karşıma çıkarak beni sıyırıyorlar, kendime getiriyorlardı. Birden gündemim değişiyordu onları görünce.

Kiminin gözü görmüyordu. Yürümek için el yordamıyla sopasına sarılarak yolunu bulmaya çalışıyordu. Kimi tekerlekli sandalyesinde. Kimi ise duymuyor, ancak arkadaşı ile işaret dili ile anlaşıyor. Ve daha birçoğu yolda yürürken, dalmışken kendi dünyama karşıma çıkıyor ve beni düşünmeye yöneltiyorlardı. Hepsinin yüzünde masum bir ifade veya bir tebessüm. Ve iletişime son derece açık bir hâlde konuşuyorlar insanlarla.

O derece mahcup oldum ki bakınca şöyle bir kendime. Ne kadar da çok bu üstümüzdeki nimetler? Herhangi bir organımızın pahası biçilmez ve biçilemez. Bize verilen, karşılığında hiçbir şey ödemediğimiz ancak kaybedince değerini anladığımız ve geri alabilmek için ne var ne yok sarf ettiğimiz bedenimiz, sağlığımız. Dualarımızda bile hep önceliğimiz.

Ne kadar güzel şeymiş görmek. Ne kadar da güzel şey yürümek, konuşmak, dokunmak, koklamak, tat almak, hissetmek, düşünmek, duymak, nefes almak. Ne kadar ve ne kadar nimetlerle donatılmışız meğer. Tüm bunları oturup düşünebiliyor muyduk? Bir an olsun nazarlarımızı kendimizde gezdirmek ya da? Yoksa alışılmışlıklar, rutinler arasında zaman öylece ellerimizden kayıp gidiyor muydu?

Eğer beden nimetimize bir bedel ödemeye kalksaydık herhalde bu bedeli ödemeye insanlığın ne ömrü ne de serveti yetecek olurdu. Hâlbuki verilen bu kıymetli ve paha biçilemez nimetlere karşı yapacağımız tek şey Yaratıcımızı zikretmek, O’nu düşünmek ve tüm bunları tamamlarcasına şükretmek. Ve bunu hayatımızın mihenk taşı haline getirebilmek. İşte bunu yapabilirsek mutlu olacaktık. İşte bunu yapabilirsek gerçek huzura kavuşacaktık.

Bu düşünceler içinde iken bir habere rast geldim sonra. Tam da üstüne gelmiş idi. Savaşın Suriyeli çocuklarının bir kısmı, işitme duyularını yitirmişler. Yıllardır duymayanı da var aralarında. Ses, konuşma nedir doğduğundan beri bilmeyeni de. Ve onlara bir yardım hizmeti olarak işitme cihazı takılmış.

Bu çocuklardan birine, babası, cihaz takıldıktan sonra sesleniyor. O ilk anda artık sesleri duyabilen o çocuğun gülüşleri, mutluluğu tarif edilemez, edemem. Çünkü kaybettiğini sandığı duyusu geri gelmişti. Ve bu an ve bu nimet hiçbir şeye değiştirilemezdi. Bunu en iyi o anlattı bana hâl diliyle. Çünkü kaybın ne denli değerli olduğunu biliyordu.  Ve en önemlisi artık duyabiliyor ve babasına gülümsüyordu.  Böyle bir manzara karşısında duygulanıp, mutlu olmamak mümkün müydü? Elbette ki hayır.

Sonra birden bu düşüncelerime adeta bir nokta.. O Ayet.. Çınlar durur gönül dünyamda :

‘’De ki: Sizi yaratan ve size kulak veren, size göz ve kalb veren O’dur. Ne kadar az şükrediyorsunuz!..’’ (MulkSuresi : 67/23)