ŞEYMA GÜR

Uyumadan önce Tahmidiye okumuştum. Tahmidiye okumayı çok severim. Başta iman nimeti için, hesapsız sayılarla hamd ederiz:

Sevgili Peygamberimizin iyilikleri, kemalâtı sayısınca, Kur’ân’ın kıyâmete kadar havada temessül eden kelime ve harfleri sayısınca, bütün mahlûkatın tesbihleri sayısınca, yıldızlar adedince,  ağaçlar ve yaprakları, meyveler ve tohumları miktarınca, kuşlar ve kuşcuklar, hayvanlar ve hayvancıkların nefesleri ve sesleri adedince, birbirinden güzel nimetlerin çeşitleri, kokuları, tatları sayısınca, kâinattaki zerreler adedince, ilâ âhir, dünya ve ahireti dolduracak kadar hamd ederiz.

Zira iman o kadar büyük nimettir ki ne kadar şükretseniz azdır.

Nimetleri nimet eden nimettir.

Varlığımızı anlamlandıran nimettir.

Dünyayı cennete çeviren, cenneti dünyamız yapan nimettir.

Bizi Âlemlerin Rabbine muhatap eden nimettir.

İman yokluğu ya da kaybı da insanoğlunun başına gelebilecek en korkunç şeydir!

İşte ben  sabah uyandığımda bu korkunç şeyin, adım adım imandan uzaklaşan birkaç gencin hikâyesi düştü önüme.

İçim parçalandı!

Hani aç insanların karşısında iştahla yemek yiyemezsiniz, boğazınıza durur ya…

Hani siz sıcacık evinizin penceresinden bakarken dışarının soğuğunda titreyen insanları görseniz üşürsünüz ya…

Hani alevler içindeki insanların çığlıklarını duysanız dehşet içinde feryad edersiniz ya…

İşte öyle bir şey…

Bildiğim bilmediğim kusurlarım, günahlarım, mükemmeliyetten fersah fersah uzaklığımla birlikte iliklerime kadar hissettiğim, kalbimin bütün zerreleri ile tasdik ettiğim imanım var binler şükür.

En büyük zenginliğim!

Beni ve âlemi kimin yarattığını biliyorum.

Onun nasıl bir Rab olduğunu öğrendikçe, tanıdıkça imanım daha da artıyor, muhabbetullah kalbimi kaplıyor.

Ondan geldiğimi bilmekle mesrur, Onun huzurunda olduğumu bilmekle mutmain, Ona gitmekte olduğumu bilmekle muntazırım.

Herşeyde Onun rahmetinin izini sürüyorum.

Ben bu iman nimeti için nasıl hamd edeceğimi şaşırıyorum, ancak Tahmidiye ile teskin oluyorum.

Seneler önce hiç tanımadığım birisiyle birkaç telefon görüşmem olmuştu. İman ile ilgili soruları vardı. Bir seferinde “Sen şimdi Allah’a içinde hiçbir şüphe duymadan inanıyor musun?” diye sordu. “Tamamen” dedim. “Bütün kalbimle…”

“Ah!..” diye inledi. “O imandan ben de istiyorum.”

Çok şaşırmıştım. İsteyip de iman edememek diye bir şey var mıydı?

İman bir devlettir, “Cenab-ı Hakkın istediği kulunun kalbine, cüz’-i ihtiyarının sarfından sonra ilka ettiği bir nurdur” der Bediüzzaman hazretleri.

Her biri bir anne evlâdı olan bu çocuklar için neden böyle oldu, nasıl bu noktaya geldiler diye düşünmek hepimizin boynunun borcu olsun.

Ama ben şimdi hidayet ancak kendi elinde olan, kalpleri halden hale çeviren, geceden gündüzü, gündüzden geceyi, ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkaran, nefisler kudret elinden olan, “Ol!” deyince olduran, zerreden şemse herşeye hükmeden, kullarına karşı çok mükrim, çok merhametli, çok bağışlayıcı olan Rabb-i Rahimime bütün nefeslerim sayısınca, kalbim parçalanırcasına yalvarmak istiyorum:

Allah’ım sen Hâdisin, hidayetini üzerimize yağdır!

Bizleri, Ümmet-i Muhammed’in evlâtlarını ve bütün iyi insanları, nimetleri nimet eden iman nimeti ile rızıklandır!

Bizim hatalarımız yüzünden evlâtlarımızı zâyi etme!

Seni seven ve sevdiğin dostlarını, başta Resul-i Ekrem aleyhiselatü vesselâmı üzüp, şeytanı sevindirme!

Allahımm!..