ZEYNEP TÜRKOĞLU

Beşer eli ile inşa edilmiş sarayı dolaşırken bir vakit, sanatına hayran hayran bakakalmıştım. Süsünün, nakşının, deseninin, renginin âhengi şu fâni memleket için pek şaşaalıydı.

Sarayı gezip kabiliyetim nisbetinde tefekkür ettikten sonra bahçede öyle bir esere rast geldim ki, sormadan edemedim kendime: Sâhi, saray mı daha sanatlıydı, bu eser mi?

Cismen saraya nisbeten çok küçük bir eser bu. Ama sanatı, süsü saraydan hiç de geri değil. Sanırsınız, sahnede birşeyleri teşhir etme gayesiyle çırpınıp duruyor. Önce keskin sadası ile dikkatleri üzerine çekiyor, salınıyor, silkeleniyor…

Ve saraydan bin kat daha muazzam bir san’at görünüyor gözlere. Sarayın nakşı, süsü, püsü hiç kalıyor bu eserin yanında. Zira bu eser canlı. Üzerinde Rabbine ayna olmuş nice mühürler var. İlk kez müşahede ettim Fettah ismine nasıl ayna olduğunu, nasıl gül goncası gibi açıldığını…

Canlı oluşu sebebiyle saraydan çok daha yüksek bir sanat eseri olan bu eser bir tavus kuşu idi.

Ziynetiyle, mânâsıyla yaldızlı bir mektup

Tanzim edilişiyle, rengârenk boyanışıyla harikulâde bir tablo…

Ahengiyle, hakikatiyle harika bir şiir…

Rabbinin nice esmasını yansıtan parlak bir ayna.

Ve daha nicesi…

Öyle ki bu tavus kuşu, okumak isteyene kapsamlı bir kitap oluyor – tâ Rabbine giden yolda, seyirciye yol göstersin… Bu tavusu tefekkür edip, bir katre dahi olsa marifet alan insan, gözünü Bediüzzaman’ın deyimi ile “kâinat tavusuna”dikiyor.

Ve Nur menbaından şu satırlar hatra geliyor:

O kâinat denilen misâlî tavusun hârikulâde ziynetleri, o tavus Hâlıkının yaldızlı bir mektubudur.

İşte şimdi o kâinat tavusuna bak, o mektubu oku, Kâtibine “Mâşâallah, Tebârekâllah, Sübhânallah” de.