İnsan, kâinatın ekser envâına muhtaç ve alâkadardır. İhtiyacatı âlemin her tarafına dağılmış, arzuları ebede kadar uzanmış…

Bir çiçeği istediği gibi, koca bir baharı da ister.

Bir bahçeyi arzu ettiği gibi, ebedî Cenneti de arzu eder.

Bir dostunu görmeye müştak olduğu gibi, Cemil-i Zülcelâl’i de görmeye müştaktır.

Başka bir menzilde duran bir sevdiğini ziyaret etmek için o menzilin kapısını açmaya muhtaç olduğu gibi, berzaha göçmüş yüzde doksan dokuz ahbabını ziyaret etmek ve firak-ı ebedîden kurtulmak için koca dünyanın kapısını kapayacak ve bir mahşer-i acâib olan âhiret kapısını açacak, dünyayı kaldırıp âhireti yerine kuracak ve koyacak bir Kadîr-i Mutlak’ın dergâhına ilticaya muhtaçtır.

İşte, şu vaziyette bir insana hakikî mâbud olacak, yalnız,

– herşeyin dizgini elinde,

– herşeyin hazinesi yanında,

– herşeyin yanında nâzır,

– her mekânda hazır,

– mekândan münezzeh,

– aczden müberra,

– kusurdan mukaddes,

– nakıstan muallâ bir Kadîr-i Zülcelâl, bir Rahîm-i Zülcemal, bir Hakîm-i Zülkemal olabilir.

Çünkü nihayetsiz hâcât-ı insaniyeyi îfa edecek, ancak nihayetsiz bir kudret ve muhit bir ilim sahibi olabilir.

Öyle ise, mabudiyete lâyık yalnız Odur.

— 23. Söz