ESRA KÂĞIT

Rahmetli babacığımın vakit geçirmekten çok keyif aldığı bir bahçesi vardı.

İçinde kendi elleriyle diktiği, bakımlarını muntazaman yaptığı onlarca ağaç olan bir bahçe…

Bahar aylarında çiçeklenen, yaza doğru meyveye duran ağaçların dalları arasında nasıl da mutlu olurdu.

Dut, kayısı, vişne, erik, nar, incir ve daha niceleri…

Topladığı meyvelerden akrabaya, konu komşuya ikram etmek ise tarifi mümkün olmayan bir huzur kaynağı idi onun için.

Geçenlerde bu bahçeyi ziyarete gittim.

Çocukluğumun ve ilk gençlik yıllarımın geçtiği, babacığımın hatıralarıyla dolu olan o bahçeyi bir müddet seyrettim öylece. Seyrettikçe o yıllara ait neşeli zamanlarımız tekrar canlanıyordu gözümde.

Fakat şimdi “Zeval-i lezzet elemdir” diye haykıran o bahçede neşe değil hüzün rüzgârı esiyordu artık…

Evet yaşanmış ve bitmişti o günler. Ama biliyor ve iman ediyorum ki asla yok olmamıştı. Hiçliğe mahkûm edilmemişti.

Zira insanın aklı da kalbi de razı olmuyordu böyle bir sona. Ebede müştak olan insanın fıtratı böyle bir zevali kabul edemiyordu.

Kur’an-ı Kerîm’de Rabbimizin mümin kullarına vaad ettiği müjdeye nail olmak duasına, ümidimi ve sabrımı katık ederek dindiriyorum kalbime inen hüznü…

Saffat suresi  44. âyet-i kerîmede ﻋَﻠَﻰ ﺳُﺮُﺭٍ ﻣُﺘَﻘَﺎﺑِﻠِﻴﻦ َ buyuruyor Rabbimiz.  Ve Bediüzzaman Said Nursî (r.a.) Sözler adlı eserinde şöyle tefsir ediyor :

Cennette  ﻋَﻠَﻰ ﺳُﺮُﺭٍ ﻣُﺘَﻘَﺎﺑِﻠِﻴﻦَ ile tabir edilen, karşı karşıya kurulmuş Cennet iskemlelerinde oturup hoş, şirin, güzel, tatlı bir surette, dünya maceralarını ve kadîm olan hatıratlarını birbirine nakledip eğlendirmeleri suretinde, firaksız, safi bir muhabbet ve sohbet suretinde ahbablarıyla görüştüreceği, Kur’ân’ın nassıyla sabittir.

Evet, evet, işte bu!

“Ebed, ebed!” diye feryat eden insan kalbi tam da bunu duymak istiyor.

Rabbim bizleri bu müjdeye eriştirsin. Amin.