FUNDA DEMİRER

Bir yurt dışı seyahati sonrası Fırıncı Ağabey orada yaptığı ziyaretleri, görüşmeleri anlatıyordu.

Gençlerin ondan bir tavsiye istediklerinden bahsetti.

Fırıncı Ağabeyin cevabı:

“Kendinizi beklentisiz bir hayata alıştırın.”

Hepsi bu.

Hepsi bu kadar aslında: eli, kolu, gücü, sesi, soluğu kısa, bakışı sınırlı, dar ve yetmeyenlerden beklentiyi kesmek.

Oysa “Ben verdim, ben yaptım, ben sevdim”in karşılığı çok pahalı, hattâ bazan ödenmeyecek bir döngü. Çünkü daha fazlası bir yerlerde hep olacak ve beklentin hep o bir yerde olanın yollarını gözleyecek. Hangimiz yetiniyoruz ki bire bir verilenle?  Bir’imize hep üç, üçümüze hep beş katlansın istiyoruz. Arttıkça, geldikçe, oldukça, artmayanın, gelmeyenin,  olmayanın peşinde biriken hayal kırıklıkları ile heder olan kalplerin faturasını dünyaya kesiyoruz.

Halbuki dünya “Umma ki küsmeyesin” (Alvarlı Efe) dersi veriyor ısrarla.

Ummayı kestiğin gün küsmeyi bırakacaksın diyor.

Umduklarına kavuşturacak tek Var’ı tamamen bulduğunda yokluğa yakın olanlardan vazgeçeceksin,  beklediklerini karşılayacak olan Bir’i tanıdığında, beklentine beklemek ekleyecek olan çokları çıkaracaksın hayatından.

Umma ki, dünya/dakiler seni terk etmeden evvel sen terk edesin yüreğinden.

“Cenâb-ı Hak bir abdini severse, dünyayı ona küstürür, çirkin gösterir” tesellisi, küstüğünü dahi unutturacak kadar aksın kalbine…

Nesimî deyişiyle “Rızkımı veren Hüdâ’dır, kula minnet eylemem” soluk olsun her nefesine.

Umma ki,

“beklentisiz bir hayat” nasihati de karanlığa tutulmuş bir fener gibi olsun nazarına, niyetine, ömrüne…