Bediüzzaman’ı kuş uçmaz, kervan geçmez bir Anadolu beldesine sürdüler:

Kimseyle görüşmesin, kimsenin ondan, onun kimseden haberi olmasın diye.

Daha doğrusu:

Rabbiyle ve Rabbinin eserleriyle baş başa kalsın, Kur’ân’dan ve kâinat kitabından başka şeyler onun zihnini dağıtmasın, dünyanın bin bir türlü hali onu meşgul etmesin diye.

Bunlardan birincisi ehl-i dünyanın, ikincisi ise İlâhî kaderin hesabıydı.

İlâhî kader, hükmünü ehl-i dünyanın eliyle böyle icra ediyordu.

Nice ömürlere bedel bir ömrün birikimi, bütün şartları böylece önünde hazır bulduktan sonra, kaderin ona yüklediği vazifeyi yerine getirmeye başladı.

Yazdı, yazdı, yazdı.

Yazdıkları, Kur’ân semâsından inen burhanlardı.

Kur’ân’ın yeryüzüne inişi Asr-ı Saadette tamamlanmıştı. Fakat Kur’ân’ın semâsından inişler hiç bitmeyecekti.

Her asır onda yeni birşeyler keşfedecek, her çağ ondan yeni yeni şeyler öğrenecekti.

Zaman geçecek, dünya yaşlanacak, herşey eskiyecek, fakat Kur’ân hep gençleşecek, hep gençleşecekti.

O bir mucizeydi hiç şüphesiz; fakat başka mucizelerden çok farklıydı.

Bitmeyen bir mucizeydi, zamanı geçmeyen bir mucizeydi, kendi içinde nice mucizeler barındıran bir mucizeydi.

“İ’câz” kelimesiyle anlatılıyordu onun mucizeliği. Bu, onun herkesi âciz bırakan özelliğini anlatan bir kelimeydi.

Yüzyıllar boyunca âlimlerimiz Kur’ân’ın i’câzını çeşitli yönleriyle incelediler. Kütüphaneler dolusu eserlerle onu anlatıp durdular.

Ve bu eserler, Kur’ân semâsından inen yıldızlar gibi insanlık âlemini aydınlattı asırlar boyunca.

Derken, Anadolu’nun cennet-misal köşelerinden birinde Kur’ân ve kâinatla halvet halindeki bir âlimin kaleminden, i’câz-ı Kur’ân’a dair harikulâde bir eser döküldü satırlara.

“Mu’cizât-ı Kur’âniye” adını verdi müellifi bu esere.

Eserine başlarken, önce “Kur’ân nedir, tarifi nasıldır?” diye sordu.

Sonra bu soruyu birbirinden muhteşem üç ayrı tarifle cevaplandırdı.

Sonra da Kur’ân’ın i’câzına geçti.

Ve bu Mucizeler Mucizesini, üç beş yönüyle değil, tam kırk yönüyle anlattı.

Onun kırk ayrı türden mucizesinin yüzlerce örneklerini sıraladı.

Hem de öyle bir üslûpla ki, anlamak için âlim olmaya ihtiyaç yoktu, sadece insan olmak ve anlamayı istemek kâfi idi.

Uzman olmayanlara, Yirmi Beşinci Söz, bir yandan Kur’ân’ın mucizelerini anlatırken, bir yandan da Kur’ân’a nasıl yaklaşılacağını ve ondan nasıl öğüt alınacağını gösteriyor, bir bakıma “Kur’ân okuma tekniklerini” öğretiyordu.

Âlimlerin istifadesi ise çok daha fazlaydı şüphesiz. Sonuçta Yirmi Beşinci Söz Kur’ân deryalarından bir derya idi; her seviyeden insan ondan kendi kabı ölçüsünde bir nasip alıyordu.

Ve bu deryaya dalan herkes, kendisini Yer ve Gökler Rabbine karşı iki türlü minnet ve şükran borcu altında buluyordu:

Biri, bizi Kur’ân’ına muhatap ettiği için, biri de Kur’ân’ını bize böylece anlatan bir büyük âlimi bize lütfettiği için…

İşte Bediüzzaman’ın Kur’ân’a dair emsalsiz eseri Yirmi Beşinci Sözün başındaki Kur’ân tarifi:

***

KUR’AN,

  • şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi
  • ve âyât-ı tekviniyeyi okuyan mütenevvi dillerinin tercüman-ı ebedîsi
  • ve şu âlem-i gayb ve şehadet kitabının müfessiri
  • ve zeminde ve gökte gizli esma-i İlahiyenin manevî hazinelerinin keşşafı
  • ve sutûr-u hâdisatın altında muzmer hakaikin miftahı
  • ve âlem-i şehadette âlem-i gaybın lisanı
  • ve şu âlem-i şehadet perdesi arkasında olan âlem-i gayb cihetinden gelen iltifatat-ı ebediye-i Rahmaniye ve hitabat-ı ezeliye-i Sübhaniyenin hazinesi
  • ve şu İslâmiyet âlem-i manevîsinin güneşi, temeli, hendesesi
  • ve avâlim-i uhreviyenin mukaddes haritası
  • ve zat ve sıfât ve esma ve şuun-u İlahiyenin kavl-i şârihi, tefsir-i vâzıhı, bürhan-ı kātı’ı, tercüman-ı sâtıı
  • ve şu âlem-i insaniyetin mürebbisi
  • ve insaniyet-i kübra olan İslâmiyet’in mâ ve ziyası
  • ve nev-i beşerin hikmet-i hakikiyesi
  • ve insaniyeti saadete sevk eden hakiki mürşidi ve hâdîsi
  • ve insana hem bir kitab-ı şeriat
  • hem bir kitab-ı dua
  • hem bir kitab-ı hikmet
  • hem bir kitab-ı ubudiyet
  • hem bir kitab-ı emir ve davet
  • hem bir kitab-ı zikir
  • hem bir kitab-ı fikir
  • hem bütün insanın bütün hâcat-ı maneviyesine merci olacak çok kitapları tazammun eden tek, câmi’ bir kitab-ı mukaddestir;
  • hem bütün evliya ve sıddıkîn ve urefa ve muhakkikînin muhtelif meşreplerine ve ayrı ayrı mesleklerine, her birindeki meşrebin mezâkına lâyık ve o meşrebi tenvir edecek ve her bir mesleğin mesâkına muvafık ve onu tasvir edecek birer risale ibraz eden mukaddes bir kütüphane hükmünde bir kitab-ı semavîdir.