NAZLI AKBAŞ

Zamanla susar insan. “İçimde kalmadı” deyip lâfını esirgemez olmakla övündüğü bir zamandan, hem demeyi hem övünmeyi bıraktığı bir zamana geçiş yapar sessizce. Hem de gerçekten içinde kalmaz artık. Hattâ buna sabretmek bile denmez, çünkü sabır bir tahammül gerektirir. Fakat hüsn-ü kabulle olan biteni izlemek sadece hoş bir tebessümdür.

Kıymetlinin gerçek değerini anlar insan zamanla. Kızgın anında silâhlarını kuşanmaktan, derin bir nefes alıp “Bunu yarın konuşalım mı?” diyebilir hale gelir. Çünkü yıllar içinde kaybede kaybede öğrenmiştir o anların doğru anlar olmadığını. Yanlış zamanda konuşulanların açtığı yaralar, kapanmadan önce dile gelip ertelemeyi öğütlemiştir. Ve insan zaman içinde daha çok öğüt dinlemeye başlar.

Zamanla yaptığı iyilikleri ilk hayal kırıklığı anında ortalığa sermemeyi ve hattâ buna dair hiç konuşmamayı öğrenir insan. “Ama bana bunu nasıl yapar, ben ona şunları yapmadım mı?” demeyi akan suya bırakmıştır. Zira yaptıklarını minnet ya da vefa için değil, rotasını yalnızca “insan” kalmaya çevirdiği için yapar olmuştur.

Aslında bütün manzara ya da bu zamanla geçişler yaşamımızı nasıl hikâye ettiğimize göre şekillenir. Henüz bir çağlayansak ve durulmadıysak, bütün acılarımızı bağıra çağıra bir isyan ya da sitemli bir melankolizmle bayraklaştırabiliriz. En korkuncu, bu bayrağı ömür boyu sallamaktır.

Öyküyü değiştiren tek şey gözümüzdür: “Bize bütün yakınlardan daha yakın” bir Allah’ın olduğunu ve bizim her an O’nun huzurunda olduğumuzu, bizden her an haberdar olduğunu görebilen, henüz kararmamış kalbimizle baktığımızda gören gözümüz. Kalbin yardıma koştuğu gözümüz bize anlatacak ki, O asla zulmetmez, her yaşananla aslında bize kendinden haber vermiştir, O âdildir ve hiçbir hakkın zayi olmayacağı günün sahibidir. Bunu hissetmekle ehlileşebilir insan. O’nu hatırlamanın aslında özümüzü hatırlamak ve anlamak olduğunu idrak edebilir.

Sonrası bahar mevsimi…

Hoştur bana senden gelen
Ya hilat ü yahut kefen
Ya taze gül yahut diken
Lütfun da hoş kahrın da hoş.