BEYZA NUR

“Eğer göre-bilmiş olsaydık mânâ âlemini, böyle görür müydük eşyanın rengini?

Eğer çıkabilmiş olsaydık kulluğun yüce makamına, böyle girer miydik “Ramazan” bayramına?”

Sen de heyecanlısın değil mi kardeşim? Senin de yüreğinden kopup gelen bir endişe ateşi var değil mi? Bedenin ruhuna sahip çıkmakta güçlük çekiyor, vicdanın kavrulmuş, iman ummanına dalmak istiyorsun değil mi? Sağımızda mazinin esefli sızıntıları, solumuzda istikbalin telâşlı kıpırtıları…

Bir vakit var beklediğimiz. Bir vakit…

Ne zaman gelir, bilmediğimiz. Ömrümüz, yıllarca sayfalarını çevirip durduğumuz bir kitap gibi. Başımızı bir an kaldırdığımızda, çoktan bitmek üzere olmasına hayıflandığımız. Hep bir “Ne zaman bu kadar çok okudum” telâşı…

Sahi, ne zaman?

Şimdi ben de başımı kaldırıp bakıyorum. Sağıma selâm verir gibi, başımı çevirebildiğim kadar çeviriyorum maziye. Sayfaların boşlukları, sanki gönlümde boşluklar açıyor. Ne de yokuşlu bir yol imiş, ne de zahmetli yolculuk imiş seçtiğimiz! Halbuki aynı yoldan geçen nebîler, sıddıklar, müttekiler nasıl da bir kuş tüyü hafifliğinde gelip geçmişler. Sırtımıza yüklediğimiz nasıl bir yük ki, hangi işe başlamaya niyet etsek, çabucak yorulup bırakır olmuşuz. Ertelenmiş niyetler, devam edilmemiş, edilememiş ameller ve her günün başka bir âlem olduğunu bilmez gibi haller var içimizde.

Kaç Ramazan’ı okunmuş sayfalarda bırakmışız, kaç başlangıcı kaçırmışız fark etmeden!

Sahi, ne kadar?

İstemsizce başım çevriliyor tekrar, bir selâm veriş kadar da istikbale nazar ediyorum. Endişe-i istikbal, gözlerimin önünü  karartıyor. Puslanmış ufkumu gözyaşlarımla arındırmak istiyorum. Hakkın karşısına çıktığımda, meleklerin yazdığı kitabım âhireti kazanmaya kâfi gelir mi bilemiyorum. Kim bilir kaç hakkımız kaldı yeniden başlamak için, kaç Ramazan kaldı fâni ömrümüzün bâki sayfalarına satır karalamak için?

Belki de hiç!

Belki de nefes çarkımız son dönüşte, kalp saatimiz son tik-tak’larda… Belki de her bir zerremiz, bildiğimiz halde hazmedemediğimiz ölüm hakikatinden haber veriyor. Belki de melekler, hızlıca akan kum saatimizin bitmek üzere olduğunu, ayrılık vaktinin yaklaştığını kulağımıza fısıldamak istiyor: “Ey insan! Bu gelen  -son- Ramazan’ın! Bu gelen  -son- Başlangıcın!”

İnsan, “koca bir ömür” diyerek oyalandığı her dakika, bir yaprak daha kopuyor ömür ağacında. Düşen yaprağın aynısı bir daha gelmeyecek. Gelecek hiçbir ânın ise bir daha tekrarı yok. Meselâ ben bu satırları yazdığım “ân”a Karun’un hazinesini versem, yine de bir daha dönemeyeceğim. Rahmet-i İlâhiyenin lütfundan ki, insanın ömrü de bazan mevsimler gibi. Bir lütuf ki, Allah kulunu seviyor. Bir lütuf ki bazan şiddetli zemherirden alıp, ömrünü bahar gibi güzel eyliyor. “Ey kulum, sen Beni unutsan da Ben seni unutmadım. Sen senden vazgeçsen de  Ben senden vazgeçmedim” diyor.

Yeter ki insan bilsin Ona giden yolu. Yeter ki insan tövbe etsin ve koca bir Bismillâh desin, aşk ile yürüsün ömür boyu. Ve görsün aslında insanca yaşayan insan-ı kâmillerin kulluğunu. Baktığında az bir vakit dünyada misafir ama işi vaktinden çok olan, ruhu cesedinden taşan kullar. Tek dertleri âhiret olan, mânânın perdesini aralayan, vücut libasından sıyrılan o eli öpülesi canlar.

Biz ise on bir ay boyunca niyet ettiğimiz bütün güzel şeyleri, sanki otuz güne sığabilecek bir hasenat zannediyoruz. Belki de bize âhireti kazandıracak bir ömrü, o ayda yaşayıp bırakıyoruz. Ardından Cuma namazını kıldıktan sonra çıkıp, hiçbir şey olmamış gibi dağılan kalabalıklar gibi dünyanın aldatıcı koşturmasına yeniden katılıyoruz.

Peki “Nerede o eski Ramazanlar? Nerede o eski bayramlar?”

Maatteessüf nerede bilmiyoruz.

Bilmiyoruz ki, insanın doğumu imsak  vakti gibi; şaşmayan ve en evvelinden  beri  değişmeyen bir niyet vakti.

Hissedemiyoruz ki, insanın ömrü ise Ramazan ayı gibi; hürmeti gelince bilinmeyen, hasreti ise gidince anlaşılan bir imtihan vakti.

Görmüyoruz ki, insanın ölümü ise iftar vakti gibi; son kez patlayan top ve insanın kopan kıyameti, kitabı kapatma vakti.

Ve hakikati duymuyoruz ki, İnsanın kabri ise arefe günü gibi; bütün bir Ramazan’ı gözden geçirip,  lâyıkına göre bayrama hazırlık vakti. Sonra ise isminin çağrılma, ebedi ömrüne kavuşma vakti, gurbeti arkanda bırakıp, hakkın vuslatına koşma vakti.

Böyle söyleyince nasıl da hakikî vatanımızın kokusu burnumuzda tütüyor değil mi?

Şimdi boşverelim kardeşim, mazide kalan o “Nerede eski bayramlar” hasretini.
En maziyi düşünelim, tâ “Kalu Belâ”yı…  Verdiğimiz sözün değerini. Aslında çok sevip de özlediğimiz, böyle yaşanan bir ömrün yokluğu değil mi?

Şimdi  de gözlerimi secdeye kilitleyip, ellerimi semâya çeviriyorum. Biliyorum ki Rabbimle en güzel burada buluşuyorum. Burada açılıyor perdeler, burada dökülüyor gizliler, en güzel burada ağlıyorum.

Bugün hangi âlemin kapısındayım? Yarın hangi âlemi hangi kapının eşiğinde karşılayacağım? Ötelerden gelen yolcular, hangi âlemden gelip, hangi kapıdan çıktılar? Onlarla nerede buluşacağım? Acaba biz mi yanlış anladık bu “yeni âlem” hakikatini? Eşyanın hakikatinden midir bu bizi çepeçevre saran kaide, yoksa hakikate uzaklığımızdan mıdır gittikçe?

Peki, nasıl yakınlaşacağız? O yeni âlemin kapısını nasıl aralayacağız? Kulların kulluğuna nasıl ulaşacağız?

Şimdi semâya kaldırdığım ellerimi gözyaşlarımın içinden yüzüme daldırıyorum. Rabbimin, cevabı yağmur serinliğindeki nur damlalarıyla gönlüme koyacağını biliyorum. Ve Rabbimden, sağanak sağanak yağan rahmetin şükrünü hakkıyla eda edebilmeyi diliyorum. Avuç dolusu “Amin”lerle kardeşlerimi de duâma dahil ediyorum.

Ve tekrar yeni bir başlangıç için kıyama kalkıyorum.

Sizleri de bu silkelenişe davet ediyorum. Sevgili kardeşim! Haydi, sen de benimle birlikte doğrul! Haydi kendi dünyamızda, kendi âlemimizde, kendi Ramazanımızda, ömrümüzün kalanına yeni bir başlangıç yapalım. Bismillâh diyerek Kuran’ı okuduğumuz gibi, Bismillâh diyerek büyük kâinatın derinliklerinde, birbiri içinde derc edilmiş âlemleri bulalım. O âlemlerde açılan sırları yakalayalım. Sırların sırrını, bilinmeyenin bilinmezini bulalım. Ne ise keşfedenlerin dünyadaki bir parça lezzeti bile istemediği o sır, ne ise bizi Allah’a yakınlaştıracak o sır, onunla tanışalım. Bildiklerimizden sıyrılıp bilmediklerimize koşalım. Bilmemeyi bilelim. Bilmeyerek bilenlerin yolunu seçelim. Mânâ âlemini görelim, eşyanın her rengini sevelim, kulların kulluğuna böylelikle erişelim.

Ramazanımızı güzel eyleyip, bayramımıza kavuşalım.Yani kardeşim, iftar topumuz patlamadan evvel, başımıza kıyametimiz kopmadan evvel biiznillâh uyanalım. Ölmeden ölelim. Pişman olmadan, tam da şimdi hatâmızdan dönelim. Sağ yolun yolcusu olmayı seçelim.

Ve yolumuza en güzel kelimeyle devam edelim: Bismillâh…