GÜLŞAH ERDEMİR
Geçen Cuma eşimle beraber bir yere giderken yolda ezan okundu. Cuma saati girdiği için yol kenarındaki bir camiin önüne arabayı park ettik. Eşim namaza giderken ben de camiin yanındaki küçük bir parkta onu beklemek için oturdum.
Parkta yemyeşil, büyük ağaçlar vardı. Parktaki çocuk, genç, yaşlı dinlenmeye gelenleri güneşin sıcağından, yağmurun damlalarından koruyabilecek büyük güzel ağaçlardı.
Sonra dikkatimi bir şeyler çekti. Parkın içindeki ağaçlar, kuşlar, çimenler, çiçekler, hattâ toprak ve altındakiler bile ibadetlerini yapıyorlardı. Belki şuursuz gibi gözükebilirlerdi ama yaptıkları işler hiç de şuursuzca değildi.
Bir de parktaki, yoldaki şuur sahibi, akıl sahibi, halife-i arz sıfatını haiz olan insanlara baktım. Kendilerine Cuma namazı farz kılınmış olan erkeklere baktım. Nasıl da rahatlardı. Okunan ezan ve hutbe sanki onlara hitap etmiyordu! Kulaklarını, şuurlarını, akıllarını, gözlerini kapatmış gibiydiler.
Âlemlerin Rabbi, onlara hitap ediyor, onları davet ediyor, onları huzuruna çağırıyordu. Birkaç adım atıverseler, kendilerini Onun huzurunda bulacaklardı. Ama oralı olmuyorlardı.
Peki bu insanları ayaklarına kadar gelmiş bu kadar büyük bir fırsatı değerlendirmekten alıkoyan neydi?
Allah onları kurtuluşa çağırıyor, rahmetine çağırıyor, huzuruna çağırıyor. Ve insanlar dönüp bakmıyorlar!
Bu insanlara neleri kaçırdıklarını anlatmanın bir yolu olmalı.
Galiba en iyisi Meyve’nin Dördüncü Meselesini çok okumak, çok okutmak… İnsana nasıl bir tercihle karşı karşıya bulunduğunu daha güzel anlatan bir eser biliyor musunuz?







