Tuğba Türkoğlu
Eski bir ateist olan mühtedî arkadaşım Najwa ile oturuyorduk. Konu ateistlerin fikir yapısına geldi.  Neler düşündüklerine ve nasıl bir ruh halleri içinde olduklarına dair konuşmaya başladık. Düşünce sistemlerini (ya da sistemsizliklerini) karşılıklı dile getiriyor, sonra tüm bunların insanı nasıl bir çıkmaza sürüklediğine dair belli başlı çıkarımların doğruluğu üzerine tartışıyorduk.
Sonra mesele onların sahip olduğu varlık algısına geldi. Daha önce bildiğimi düşündüğüm ama esasında bilmediğimi farkettiğim çok ilginç bir durumdan bahis açmıştı.
“Eğer tanrıya inanmıyorsan, kendi varlığına dair de bir inanç içinde olmazsın” demişti. Evet, biz inananlarda olduğu gibi aynı yaratıcının mahluku olmak hasebiyle başka herşeyin varlığı ile alâkadar bir varlık anlayışı içerisinde olmadıklarını biliyordum. Ama kendi varlıklarının gerçekliğine dair hiçbir inanç içerisinde olmamaları fazlasıyla yabancıydı benim için.
Şöyle devam etmişti Najwa:
“Ben varlığıma dair öyle şüphe içindeydim ki; her sabah kalktığımda  etrafımdaki eşyalara dokunuyor, onlarla ilişkimi düşünüyor; kimi zaman ‘Ben gerçekten var mıyım?’ diye sorup kendimi cimdikliyordum.”
Bence sofist bir kolaycılıktan fazlasıydı bu. Gerçekten var olduklarına inanmak istiyor ve bunun için çaba sarfediyorlardı çünkü. Elbette herkes aynı çabayı sarfetmese ve aynı düzeyde kaygı farkındalığına ulaşmamış olsa da, en azından çoğu gerçekten var olduklarına kalpten ikna olmak istiyorlardı.
Nitekim sosyal medyanın kendisi ve kendisi gibi birçok kişi için işlevinin en çok da bu varlık sorunsalını çözmesi olduğunu söylüyordu Najwa:
“Çünkü alacağım tüm beğeniler, takipçi sayımın her geçen gün artması ve insanların benim için yaptıkları tüm yorumlar, hepsi, beni var hissettiriyordu…”
İlk defa bu kadar açık yüreklilikle dile getirilmiş bir varlık kaygısıyla muhatap oluyordum. Benim için hep uzakta olan ve ancak üzerine kafa yorarak tahmin edebildiğim bu fıtrî ihtiyaç, ilk defa bu kadar bana yakınlaşmıştı. Ve yine ilk defa inananlarla inanmayanlar arasındaki o azim farka bu kadar açıktan tanıklık ediyordum.
“Peki iman ettiğin o ilk andan sonra ne oldu?” diye sordum.
“Bütün dünyam aydınlandı” diyerek bize göre fazlasıyla bilindik ama tüm meseleyi izah eden öz ve samimi bir cevapla cevapladı sorumu.
Evet varlık, herşeyden öte kendi yaratıcısıyla kurulan intisapla anlam kazanan ve bu intisap kopartıldığında sadece anlamını değil, gerçekliğini de yitiren tılsımlı bir mefhumdu. Zira onu var eden daha hakiki bir “varlık” olmasa, neden, ne şekilde ve nasıl vardık ki?
Bu kısa konuşmamız beni günlerce düşündürmüştü. İmanın tariften öte ne büyük bir nimet olduğunu sanki tüm zerrelerimle hissediyordum.
Ve her düşünüşte;  “Allah, iman edenlerin dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır” (Bakara, 257) âyetini bir nevî tefsir eden şu ifadelerin doğruluğuna ben de tüm benliğimle kanaat getiriyordum:
“Ben de baktım ve iman gözüyle gördüm ki, bu zerrecik vücudum, her mü’minin vücudu gibi, hadsiz bir vücudun aynası ve nihayetsiz bir inbisatla hadsiz vücutları kazanmasına bir vesile ve kendinden daha kıymettar, bâki, müteaddit vücutları meyve veren bir kelime-i hikmet bulunduğunu ve mensubiyet cihetiyle bir an yaşaması, ebedî bir vücut kadar kıymettar olduğunu ilmelyakin ile bildim.
Çünkü, şuur-u imanla bu vücudum Vâcibü’l-Vücudun eseri ve san’atı ve cilvesi olduğunu anlamakla, vahşî evhamdan ve hadsiz firaklardan ve hadsiz mufarakat ve firakların elemlerinden kurtulup, mevcudata, hususan zîhayatlara taallûk eden ef’âl ve esmâ-i İlâhiye adedince uhuvvet rabıtalarıyla münasebet peydâ eylediğim, bütün sevdiğim mevcudata,
 muvakkat bir firak içinde daimî bir visal var olduğunu bildim. İşte, iman ile ve imandaki intisap ile, her mü’min gibi, bu vücudum dahi hadsiz vücutların firaksız envârını kazanır. Kendi gitse de onlar arkada kaldığından, kendisi kalmış gibi memnun olur.” (Lem’alar)
——-
* işbu başlık, bu ismi taşıyan kitaba dair herhangi bir referans içermemektedir.