“DUANIZ OLMASA RABBİM size niçin ehemmiyet versin?”

Böyle buyurdu Kur’ân. Ve insanın kıymetini, doğrudan doğruya duasına bağladı.

Öyleyse, duası en güzel olan, Rabbi katında en kıymetli kimse demek olmalı:

Tıpkı Kâinat Seyyahı gibi.

Zira o, günlerden bir gün Kastamonu Kalesinde ellerini açıp da “Yâ İlâhî ve yâ Rabbî!” diye münâcâta başladığı zaman, bütün varlık âlemini arkasına almış, öyle yakarmıştı Rabbine.

Öyle bir yakarıştı ki o, göklerde ve yerde olan hiçbir şey o münâcâttan hariç kalmadı. Hepsi onunla beraber konuştu. Yahut o hepsinin adına konuştu. Göklerde ve yerde olanların hal dilleriyle anlatıp durduklarını, en güzel bir dile tercüme etti, öyle sundu Âlemlerin Rabbine.

Âlemlere, hep bir ağızdan “Âmin!” demek düştü.

Kâinat Seyyahının Kastamonu Kalesine çıktığı günlerden birinde, gökler ve yer dile geldi, bir münâcât oldu.

Kâinat Seyyahı o münâcâtın adını “Üçüncü Şua” koydu.

“Yâ İlâhî ve yâ Rabbî,
Ben imanın gözüyle ve Kur’ân’ın talimiyle ve nuruyla ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın dersiyle ve ism-i Hakîmin göstermesiyle görüyorum ki, semâvâtta hiçbir deveran ve hareket yoktur ki, böyle intizamıyla Senin mevcudiyetine işaret ve delâlet etmesin.
Ve hiçbir ecram-ı semâviye yoktur ki, sükûtuyla, gürültüsüz vazife görerek direksiz durmalarıyla, Senin rubûbiyetine ve vahdetine şehadeti ve işareti olmasın.
Ve hiçbir yıldız yoktur ki, mevzun hilkatiyle, muntazam vaziyetiyle ve nuranî tebessümüyle ve bütün yıldızlara mümâselet ve müşabehet sikkesiyle Senin haşmet-i ulûhiyetine ve vahdâniyetine işaret ve şehadette bulunmasın.”

 

“Ey Vâcibü’l-Vücûd, ey Vâhid-i Ehad,
Bu harika yıldızlar, bu acîp güneşler, aylar, Senin mülkünde, Senin semâvâtında, Senin emrinle ve kuvvetin ve kudretinle ve Senin idare ve tedbirinle teshir ve tanzim ve tavzif edilmişlerdir. Bütün o ecram-ı ulviye, kendilerini yaratan ve döndüren ve idare eden bir tek Halıka tesbih ederler, tekbir ederler, lisan-ı hal ile Sübhânallah, Allahu Ekber derler. Ben dahi onların bütün tesbihatıyla Seni takdis ederim.”

 

“Ey Hâlık-ı Rahmân ve ey Rabb-i Rahîm,
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın talimiyle ve Kur’ân-ı Hakîminin dersiyle anladım:
Nasıl ki semâ ve feza ve arz ve deniz ve dağ, müştemilât ve mahlûklarıyla beraber Seni tanıyorlar ve tanıttırıyorlar. Öyle de, zemindeki bütün ağaç ve nebatat, yaprakları ve çiçekleri ve meyveleriyle Seni bedâhet derecesinde tanıttırıyorlar ve tanıyorlar.”

 

Kastamonu Yılları Kataloğu’ndan…