Şeyma Gür

İİKV’nin  Ocak ayı seminerinde Prof. Dr. Alpaslan Açıkgenç, bilim yapma anlayışımıza İslâmî bakış açısı kazandırma zaruretini ortaya koydu.

Üsküdar Üniversitesi öğretim üyesi Alpaslan Açıkgenç sunumunda günümüz bilim felsefesini Risale-i Nur açısından yorumladı ve bilim yapma anlayışları îtibari ile pozitivist ve  İslâmî bakış açılarını mukayese etti.

Bir bilim adamının durduğu yerin, onun zihninde oluşmuş olan âlem tasavvuru olduğunu söyleyen Açıkgenç, bu açıdan  çocuklarımıza küçük yaşlardan itibaren İslâmî bakış açısı kazandırılmasının önemini vurguladı ve İbn-i Sina’nın aldığı eğitimi örnek verdi.

İbn-i Sina, biyografisinde anlattığına göre eğitimine Kur’ân hıfzıyla başlamış, sonra tefsir, hadis, fıkıh, kelâm çalışmış, matematik ve astronomi çalıştıktan sonra tıbba yönelmişti.

Açıkgenç şöyle devam etti: “Demek bilim adamı yetiştirmek, hemen bilimleri vermekle başlamaz. Bu en tehlikelisidir aslında. Böyle bilim adamı yetişmez. Yetiştirseniz de Batıya yetiştirirsiniz. Batılılar kapar elinizden, amele gibi kullanırlar.”

Risale-i Nur’un İslamî dünya görüşünü mükemmel bir şekilde verdiğini söyleyen Açıkgenç “Keşke imkân olsa da çocuklarımız bu zihniyeti elde edebilmeleri için ilkokulda eğitimlerine Risale-i Nur eğitimi ile başlasalar. Bana kalırsa İlköğretimin tamamıyle dünya görüşü eksenli olması lazım” dedi.

Kullandığımız isim ve kavramların zihinleri şekillendirdiğine dikkat çeken Açıkgenç şöyle dedi: “Kevn, yaratmak demek. Ulûm-u kevniye deyince bir yaratıcıyı aramaya başlar zihin. Ama tabiat dediğiniz zaman tabiattan başka bir şey aramaz.”

Risale-i Nur külliyatından On ikinci sözde geçen; çok kıymetli bir kitabın sadece tezyinatıyla ilgilenen, mânâsına dikkat etmeyen filozof ile, o tezyinatın işaret ettiği mânâya yönelen Müslüman âlimin mukayese edildiği temsile değinen Açıkgenç “Burada kitap aynı zamanda varlık âlemini de temsil ediyor. Bilimlerin çalıştığı âlem, bu âlem. Demek her bir bilimin bu âleme bakış açısı, bu müslüman  âlimin yaptığı gibi olmalı ve bu bakış açısını gerçekten mükemmel bir şekilde ortaya koyan İslâm bilim geleneğidir” dedi.

Açıkgenç İslâm ilim medeniyetinde özellikle ilk üç yüzyılda yazılmış olan eserlere dikkat çekti ve o eserlerdeki ıstılahların yüzde doksan oranında  Kur’ân ve hadislerden alınmış olduğunu, âlimlerimizin bu temel üzerinde İslâm ilim geleneğini yükselttiklerini bildirdi ve şöyle dedi: “Vahiy üzerine müesses bir gelenek bu. Bunun sapması, insanlığa zarar getirmesi hiçbir zaman mümkün değil.”

Açıkgenç bir bilim adamının, bilimsel faaliyetlerini yürütürken zihninde kullandığı kavramsal çerçeveleri, ressam temsiliyle üç aşamalı olarak açıkladı.  Ressamın çizmek istediği manzaraya karşı belirlediği yer ve duruş, onun bakış açısını oluşturuyordu. Bu duruş, bilim adamı için dünya görüşü idi.

Ressamın, manzaranın tuvaline aktaracağı bölümün sınırlarını çizmesi, ikinci bir çerçeve oluşturmasıydı ki bilim adamı için bu onun bilim anlayışı-bilim zihniyeti idi.

Üçüncü olarak manzarayı kendi sanat anlayışı ile tasvir etmesi, bilim adamı açısından kendi ilim dalında dar çerçevedeki kavramları elde etmesi idi.

Açıkgenç bu üçüncü ve dar alanda zihniyet farkının çok da önemi olmadığını, birlikte yaptıkları çalışma ile Nobel fizik ödülü alan Abdüsselam ve Steven Weinberg örneği üzerinden açıkladı. Abdusselam ve Weinberg birlikte çalışmışlar ve aynı şeyi bulmuşlardı fakat sonucu farklı yorumluyorlardı.  Çünkü Weinberg ateistti ve bulguları tesadüfle açıklamaya çalışıyordu.

Alpaslan Açıkgenç “Dar alandan çıkıp o bilimsel bilgiyi yorumlamaya başladığımızda ayrılıklar o zaman başlar” tespitinde bulundu.

Açıkgenç, ancak mânâ-i harfî ile bakınca kâinatın hakiki mânâda anlaşılmasının mümkün olduğunu açıkladı.

Batıda yaptığı bir konuşmada Müslümanların sıfırı bulduğunu söylediğinde itiraz edildiğini, ‘Hintliler buldu’ denildiğini anlatıp şöyle devam etti: “ Ben de sordum: ‘Ne yaptı Hintliler sıfırla’ Hiçbir şey! Bulduğun şeyin ne olduğunu bilmezsen sen bulmadın demektir o. Ama Müslümanlar o sıfırı alıp ondalık sistemi geliştirdi. Sıfırın ne olduğunu anladılar.”

Bilim felsefesinde ele alınan en önemli soruların “Bilim nedir? Biz bilimden ne anlamalıyız” soruları olduğunu ifade eden Açıkgenç, Batının bilim tanımının dinî ve sosyal ilimleri, ilim tanımının dışında bırakmasıyla kabul edilebilir olmadığını belirtti.

Onun yerine aşağıdaki tanımın bütün ilim sahalarını içine alabilmesi itibariyle daha uygun olacağını belirtti:

“Açık seçik belirlenmiş bir konu etrafında belli bir yöntemle elde edilen nazariyeler bütünlüğünün bilimsel bilinç sayesinde adlandırılması ile oluşan düzenli bilgi kümesine bilim denir.”

Açıkgenç bilimin üç özelliğini ise şu şekilde belirtti:

  1. Bilim külli bir olgu değildir, ancak külli özellikleri vardır.
  2. Bilim insanlar tarafından icad edilmiştir, o halde mutlak değildir.
  3. Bilim bütün âlemler hakkında bilgi vermez.

Açıkgenç sözlerine şu şekilde açıklık getirdi: “Cenab-ı Hak bütün insanlara bir bilgi sistemi yerleştirmiş, bu küllîdir, değişmez. Sindirim sistemi gibi. Sindirim sistemine tekabül eden şeyler de küllîdir.”

“Bilmeye çalıştığımız âlem-i şehadet de aynıdır, değişmez. O külliyete rağmen, çalışıldıktan sonra zihnimizin ortaya koyduğu şeylerde, zihniyetlerde farklılıklar var. Sindirim sistemi ve ona tekabül eden şey aynı ise mutfak kültürü de aynı olmalı diye düşünebiliriz ama değildir, onun gibi”

Alpaslan Açıkgenç “Küresel bir bilim yapma biçimi ve anlayışı hâkim. Bilim anlayışı değil, bilim yapma anlayışı. Onun için bu bizi yanıltıyor. Biz zannediyoruz ki geçmişte de her zaman bu böyleydi. Her zaman böyle değildi; kültürler arasında büyük farklılıklar vardı. Bugün artık bilim küreselleşmiş. Küllîleşmiş demek istemiyorum. Çünkü bu küresel bilim zihniyetine karşı çıkan çok kimseler var” diyerek misal olarak Cambridge Üniversitesinde on beş sene biyoloji profesörü olarak görev yapan Rupert Sheldrake’in bilimin on dogmasına karşı yaptığı itirazlarına yer verdi.

Osmanlı döneminin son zamanlarında da batının bilim anlayışının, batıdan yapılan çeviriler, özellikle bilim felsefesine dair çeviriler vasıtasıyla yavaş yavaş bize sirayet ettiğini, Cumhuriyet döneminde ise bir bilim politikası haline getirildiğini söyleyen Açıkgenç “En tehlikeli olanı bu” dedi. “Hiçbir bilim anlayışı bir ülkenin bilim politikası olamaz. Çünkü bilimin önü açık, nereye gideceği belli değil. Burada önemli olan; o bilimi yapan zihniyetler. Bilim anlayışını etkileyen asıl o zihniyetlerdir.”

Konuşmasının sonunda günümüzde daha dikkatli olmamız gerektiğine dikkat çeken Prof. Dr. Alpaslan Açıkgenç,  İslam bilim geleneğini anlayıp, onun ıstılahına, zihniyetine uygun bir şekilde özellikle üniversitelerimizde uygulamaya çalışmamız gerektiğinin altını çizdi.

Prof. Dr. Alpaslan Açıkgenç, 1952 yılında Erzurumda doğdu. Lisans eğitimini Ankara Üniversitesinde tamamladı (1974). Yüksek lisansını University of Wisconsinde (1978) ve Doktorasını The University of Chicagoda (1983) yaptı. 1983 yılında ODTÜ Felsefe Bölümünde göreve başladı. 1984′te Yardımcı Doçent, 1987′de Doçent ve 1993′te Profesör oldu. 1985′de Chicago Üniversitesinde, 1995-99 arasında Malezya milletler arası İslam Düşüncesi ve Medeniyeti Enstitüsünde vazife yaptı. Sonrasında Fatih Üniverstesi’nde 2006-2009 yılları arasında Rektör Yardımcılığı ve öğretim üyeliği yapan Açıkgenç, daha sonra Yıldız Teknik Üniversitesinde çalıştı. Hâlen Üsküdar Üniversitesi’nde görevine devam etmektedir.Çok sayıda makalesinin yanında, Veri Felsefesi (1992), Being and Existence in Sadrâ and Heidegger: A Comparative Ontology (Kuala Lumpur, 1992); Bilgi Felsefesi İslam Bağlamında Bilgi Bilimden Sistem Felsefesine (İstanbul,1992); Islamic Science: Towards a Definition (Kuala Lumpur 1996); Kavram ve Süreç Olarak Bilginin İslamileştirilmesi (1998); Scientific Thought and its Burdens (İstanbul 2000); İslam Medeniyetinde Bilgi ve Bilim (İstanbul 2006) isimli kitapları yayınlandı.