Şeyma Gür

İİKV’nin geçtiğimiz hafta gerçekleşen Akademik söyleşiler seminerinde, Varlık mertebelerinde ve Risale-i Nurun tefekkür sisteminde çıkılan yolculuğun sonu Sünnet-i Seniyye’ye ittiba vurgusunda son buldu.

Batman Üniveristesi öğretim üyelerinden Dr. Abdülvehap Erin, İlâhî tecellinin kemâl noktasının, insan-ı kâmil olan Hz. Peygamber (s.a.v.) olduğunu, vücud ve tecelli silsileleri sistematiğine dayandırarak ortaya koydu.

Erin ““Bugün dininizi kemâle erdirdim” mealindeki âyetin hakikati, din olarak İslâm’da, kitap anlamında Kur’ân-ı Kerim’de, peygamber anlamında Hz. Resulullah’da gerçekleşiyor” dedi.

Dr. Erin, Kâinatta en büyük hâdisenin, hâdise-i Muhammediye, insanın en büyük meselesinin ise sünnet-i seniyyeye ittiba etmek olduğunu bildirdi.

Sunumu boyunca Tasavvuf ile Risale-i Nur’un birbirlerini tavzih ettiğini çeşitli örneklerle gözler önüne seren  Erin, Risale-i Nur ile  Tasavvuf düşüncesinin varlık telakkileri açısından benzerlik ve farklılıklarını ortaya koydu ve her iki düşünce sistematiğinin varlık mertebelerini açıklarken nihayette abdiyet noktasında buluştuklarını, farklılıklarının metodolojide olduğu tespitini yaptı.

Risale-i Nur’un en büyük özelliğinin, tasavvufun müşâhede yoluyla eriştiği keşfî ve zevkî hususları, özellikle Ehadiyet üzerinden nazarî düzlemde, aklî metodlarla herkesin anlayıp yaşayabileceği şekilde izah etmesi olarak açıkladı.

Erin “Vahdet-ül Vücud düşüncesi, Yüce Allah’ın her şeyi bir anda yaratması, her şeye en yakın ama her şeyin ona uzak olması, her yerde olması, hiçbir yerde olmaması gibi açıklamaya çalıştığı konuları Risale-i Nur, Nuraniyet, şeffafiyet, intizam, imtisal, muvazene, eşyanın mülk ve melekutiyet vecihleri, tecellinin nurani olması, temessül bahisleri üzerinden  fevkalade izah etmiştir” dedi

Erin, konuşmasında İ.H.Bursevî’nin, hocasının Füsûsu’l Hikem’i okuturken küçük öğrencileri dışarı çıkardığına dâir bir anektoduna da yer verdi.

Dr. Abdülhevap Erin,  Bediüzzaman’ın, Vahdet-i Vücud’u hem tenkid, hem tekid, hem teyid ettiğini, sâlih bir meşreb olarak tanımlamakla  birlikte vartalarına ve makbul olmasının şartlarına da  işaret ettiğini, Bediüzzaman’ın bu üslubunun benimsenmesinin önemine inandığını söyledi.

Dr. Erin, Hem Risale-i Nur’un, hem de üç temel tasavvufî tevhid telakkisi olarak Vahdet-i Küsud, Vahdet-i Şuhud ve Vahdet-i Vücud’un ortak hedeflerinin; dâimî, gafletsiz huzuru elde etmek, her şeyden Allah’a ulaşabilmek, her şeyde Onun tecellilerini görebilmek olduğunu bildirdi.

Erin daha sonra Risale-i Nur’da ve tasavvufta varlık mertebelerini karşılaştırmalı olarak anlattığı sunumunda özetle şunları söyledi:

“Tasavvufta ilk varlık mertebesi Zât mertebesidir. Bu mertebede bizim açımızdan henüz bilinmeye konu olacak tecelli, isim ve sıfatlar söz konusu değildir. Kenz-ül mahfîdir. Zât, Zâtiyeti itibariyle bilinmeye konu değildir. Bu mertebede Hak, halk birdir.

İkinci mertebe, Sûfilerin Vahdet tabir ettikleri Uluhiyet mertebesidir. Bu varlık mertebesinde mahiyetler, isim ve sıfatlarda mündemiçtir. Bu mertebede de Allah dışında haricî bir varlıktan söz edilemez, ayniyet söz konusudur.”

“Ulûhiyet dairesinin ismi Allah’tır. Allah, ism-i câmi’dir. Dolayısı ile bu isim, bütün isimlerin kemâl mertebede tecelli ettiği Hz. Peygamber’e bakıyor. Onun için sûfiler bu mertebeyi, Hakikat-i Muhammediye mertebesi olarak da tâbir ediyorlar. Risale-i Nur’a göre de Ulûhiyet mertebesine mütakabiliyet, Hz. Peygamber üzerinden gerçekleşiyor. Bu mertebe, sûfilerce bütün isimlerin ayrışmadan beraber bulunduğu mertebe olarak kabul edilir.”

“Her iki düşünceye göre Hakikat-i Muhammedî, kâinat ağacının çekirdeğidir. Nur-u Muhammedî, “Kûn” emrine ilk mazhar olan şeydir. Bu çekirdek-i asliye, hâricî libas giyip Zât-ı Muhammedî olarak insan âleminde ortaya çıktığı gibi,  bununla da kalmayacak,  o en güzel meyvenin çekirdeği, yâni Zât-ı Muhammed’in kalbi, ebedî âhiret âlemine kaynaklık edecek. Çünkü kemâl-i ubûdiyet Hz. Peygamber’de ortaya çıkıyor.”

“Hakikat-i Muhammedî’nin bir özelliği var: Bütün ilim ve irfanın kendisinden alındığı bir kaynaktır. Dolayısıyla varlığın vasıtasıdır, sebebidir.”

“Bu açıdan Risale-i Nur’a göre kâinattaki en önemli hadise, hadise-yi Muhammediye’dir. İnsan açısından en büyük mesele, sünnet-i seniyyeye ittibadır.”

“Bundan sonraki mertebeye sûfiler Vahidiyet, Risale-i Nur ise Rububiyet mertebesi der. İsim ve sıfatların tahakkuklarının gerçekleştiği, fiillerin ortaya çıktığı mertebedir. Üstada göre Rububiyet; Ulûhiyetin tahakkuku mertebesidir, icraat mertebesidir. Rububiyet bütün isimlerin ayrışıp ortaya çıktığı mertebedir ve isimler, eşyanın mahiyetlerinin kaynağıdır. Bediüzzaman ‘Bütün mahiyat-ı kâinat, Hak isminin tecellileridir’ der.”

“Varlıklar daha sonra sırasıyla misal âlemine ve şehâdet âlemine iniyor. Şehâdet âleminde tamamen gayriyet söz konusudur yâni Hak Hak’tır, halk halktır.”

“Her iki görüşe göre de eşyanın mahiyeti, Esma’ya dayanır, Hak isminin şuâlarıdır. Herşey kendine mânâ-yı ismiyle bir, Allah’a mânâ-yı harfiyle binler işaret eder. Varlıkların ortaya çıkmasındaki temel maksat, isimlerin tezahürlerinin tecellilerini göstermektir. Zat-ı Akdes bilinmek istemiş ve tecelli etmiştir. Bu tecelli neticesinde varlıklar ortaya çıkmıştır”

“Mevcudatın ortaya çıkmasındaki temel sâik şuunattır. Şuunat, Zât’ın keyfiyetleridir. Şuunat  Zât’a bakar.  Sıfatlar şuunata bakar. Zat ile sıfatın birleşmesinden isimler, Esma’dan ise mevcudat ortaya çıkar. Tecelli sonsuzdur. Tecelli neticesinde ortaya çıkan varlığın mertebeleri de sonsuzdur.”

“Kevnî anlamda başlangıç Muhammedî ruhtur. İlk yaratmaya konu olan şey, tecelliye konu olan şey, Nur-u Muhammedî’dir. Hakikat-i Muhammediye de diyebiliriz. Tecellinin varlıksal anlamda sonu da kainat ağacının meyvesi olarak insandır.”

“Tecellinin ille-i gâyesi, kemâldir, kemâl; insan-ı kâmilde kemâl buluyor. İnsan-ı Kâmil de Hz. Peygamberdir. Öyle ise kâinat onun için yaratılmıştır.”

“Zât niye tecelli etti, sorusuna Sûfiler, Zâtının gereği olarak  cevabını verirlerken,  Risale-i Nur ise, mahiyetinin muktezası ve hakikatinin şe’ni olarak ifade eder.”

“İnsanın kendi mahiyetini idrak etmesi gayet derecede önemlidir. Bunu hakkıyla idrak edebilirse Hak’ı da idrak etmek yolu açılır. Bu sistematiği kavradığınızda Hz. Peygamberin âlemlere nasıl rahmet olduğunu, sonda geldiği  halde nasıl ilk yaratılan şey olduğunu, tecellinin merkez noktasının niye Hz. Peygamberin nûru, hakîkati, mâhiyeti olduğunu, insanın varlıklar içerisindeki değerini, Mârifet-i İlahîye adına insanın sahip olduğu temel nitelikleri, insanın kainata misâl-i musağğar olmasını anlayabiliyorsunuz. Kâinatın varlıksal anlamda illetinin Peygamberin nuru olduğunu idrak edebiliyorsunuz.”