FUNDA DEMİRER

Önceki yazılarda da geçtiği gibi, başta Hz. Peygamber (a.s.m.) olmak üzere, onun etrafında hâlenen Sahabîleri de israftan uzak, sade bir hayat sürmüşlerdi. Kaynaklar, onların maddi fedakârlıklarla imkânları kendi ihtiyaçlarından vazgeçecek derecede zorladıklarına ve îsâr hasletini zirveye taşıdıklarına dair nümunelerle dolu.

Zenginlik bakımından akla ilk gelen Sahabî olan Hz. Ebubekir’in servetini Allah yoluna, imân davasına sarf ettikçe zenginleştiği malûmdur. Her gazve öncesi bütün varlığını teslim ettiği halde, bir sonraki sefere yine en fazla bağışlayan o olmuştur. Hz. Ömer Tebük Seferi hazırlığı için sadakaların toplandığı gün yolda giderken malının yarısını bağışlayacağı için “Ebubekir’i geçeceğim gün bugündür” düşüncesinde olsa da, Peygamber Efendimiz aleyhissalatü vesselâmın “Ailene ne bıraktın Ebubekir?” sualine “Onlara Allah ve Resülünü bıraktım” cevabını duyunca anlayacaktır Ebubekir’in malının tamamını verdiğini ve onu hiçbir zaman geçemeyeceğini.

Şehid olduğunda üzerini tümüyle örtecek bir örtü bile bulunmayan Mu’sab b. Umeyr için Hz. Peygamber söyle buyurmuştu: “Mekke’de Mus’ab b. Umeyr’den daha güzel giyinen, daha yakisikli ve nimetler içinde yüzen baska bir genç görmedim.” (İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-Kübrâ, 3:116.)

Ashabın zaruret halinde dahi kardeşini tercih ettiğini gösteren hadiselerden biri de Yedi Ev dolaşan yemek hikâyesidir: Sahabeden birine koyun başı ikram edilir, o da daha çok ihtiyacı olduğunu bilerek başka bir kardeşine gönderir, gönderilen Sahabî kendisinden fazla ihtiyacı olan bir Sahabînin evine gönderir, böylece yemek yedi ev dolaşarak ilk hediye edilen Sahabîye geri döner. Yine Yermük savaşında ağır yaralanmışken uzatılan çok az suyu birbirlerine gönderen ve hiçbiri içemeden şehid olan Sahabîleri biliriz.

Hz. Ömer’in “arkasında kalanlara yaşanmaz bir hayat bırakan” dediği Hz. Ebubekir gibi, Allah Resülünün “Ashabım yıldızlar gibidir; hangisine tabi olursanız doğru yolu bulursunuz” (Keşfü’l-Hafâ, 1:132, no: 381) diye taçlandırdığı Sahabî efendilerimizin iman tezahürü olan sade hayatlarından alınacak çok dersler var.

Örnekleri yemek-içmek üzerinden verilse de Sahabenin bu fedakârlığı, alicenaplığı, cömertliği, yaşadıkları hayatın geneliyle alâkalıdır. Manzaraya geniş bakınca bu ayrıntılardaki incelik anlaşılabiliyor. Hayatını bu hasletler üzerine formülleştirmiş olanlar ancak böyle kritik durumlarda başkasını nefsine tercih edebiliyor. İstikballerini âhiret telâkki edip, dünyevî geleceklerine dair hiç endişe taşımayan, Allah ve Resulü için bir an bile tereddüt etmeden maldan, candan geçebilen Sahabîlerin bu hasleti cömertlikten öte, âyetle (Haşir, 9; İnsan, 8; Bakara, 254) şereflenen “isâr[1]” ahlâkı olarak İslâm literatüründe yerini alıyor.

Bazan gerek nefsimizden, gerek haricî bir sesten “Onlar peygamberdi, Sahabeydi,” ya da “Şimdi hayat şartları farklı” gibi itirazlar işitebiliriz. Esasında, sade hayat, elindeki imkânlardan vazgeçerek muhtaç duruma gelmek değil, elinde ihtiyacından fazlasını biriktirmek suretiyle tüm enerjisini, vaktini, gençliğini dünya kazancına sarf etmekten vazgeçmek denilebilir. Rıza-i İlâhîye ve saadet-i ebediyeye lâyık olmak ve şeytan, nefis ve süflî hevesatını alt etmek için verilen hırsı, sadece âhireti değil, dünyanın Esma-i Hüsnaya bakan güzel yüzünü de kaybedecek şekilde fâni dünya nimetleri peşinde harcamaktan vazgeçmek…

İsâr bu hedefin zirvesi ise, sade hayat yola çıkmak; infak, sadaka, zekât v.s. ise yol ışıkları olarak algılanabilir.

Özellikle nefsime dersler olarak paylaştığım bu dizinin, sade hayatı yakalama sırlarını ele alacağımız sonraki bölümlerinde yeni cevaplar bulmak ümidiyle…

 

[1] ihtiyaç halinde olsa dahi başkalarını kendi nefsine tercih etmek