Bugüne kadar İslâm âlimlerinden hiç kesintisiz şekilde bize intikal eden bir miras da, “Kur’ân-ı Kerim’e ait hiçbir şeyin önemsiz görülmemesi” şeklindeki ilkedir. Allah’ın kitabını yüzünden okuyup okutmak hakkında Bediüzzaman’ın gerek ilk hayatına, gerekse Risale-i Nur’u telif ve neşre başladıktan sonraki döneme ait iki hatıra, bu önemli ilkeyi bize çarpıcı bir şekilde hatırlatıyor.
Mustafa Sungur anlatıyor:
Van’da Molla Hamid’e ve bir talebeye Üstad Elifbâ’dan başlatıp Kur’ân öğretmiş. Bir talebesi “Seyda, bırak bunları” dediğinde, Üstad şu cevabı vermiş:
“Yook, Molla Resul! Şimdi, bu zamanda Kur’ân öğretmek, eski zamanda on iki ilmi öğretmekten indallah daha makbuldür. Çünkü şimdi dinin hayatı bunlarladır.”
***
Barla Lâhikasından:
Aziz, sıddık, ciddî, samimî âhiret kardeşim ve hizmet-i Kur’âniyede çalışkan bir arkadaşım Re’fet Bey,
. . . Her bir has talebenin mühim bir vazifesi, bir çocuğa Kur’an öğretmek olduğundan, sen bu vazifeyi yapmaya başladın. Sen birinci talebelerden olduğundan inşâallah senin çocuğun da birincilerden olacaktır. Madem çocuk benim de evlâd-ı maneviyemdir; ona verdiğin ders, yarısı senin namına ise, yarısı da benim hesabıma olmalıdır.










