BİRCAN ERDEN SAYIN

11. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumuna katılan misafirlerden bazılarıyla ortak yapılacak bir çalışma hakkında istişare etmek için bir araya geldik. Bunlar ırkları, dilleri, dinleri, kültürleri farklı kişilerdi. Çoğu birbirini ilk defa burada görüyordu.

Genel bir konuşmanın ardından herkes kısaca kendini tanıttı. Her bir kişiyi tanıdıkça toplantıya katılanların yüzündeki tebessüm ve gözlerindeki ışıltı artıyordu. Nasıl oluyordu bu? Üstelik bu toplantı, sempozyumun ikinci günü art arda yapılan oturumlar sonrası, yorgunluğun iyice çöktüğü geç bir saatteydi.

Bir defa, ortak bir amaç uğruna bir araya gelinmişti. Katılan herkesin dünyasında “İnsanlığın problemlerine çözüm olabilecek ne yapabilirim?” sorusu vardı. İşte o toplantıdan birkaç izlenim:

Almanya’dan sempozyum için Türkiye’ye gelip toplantıya katılan genç bir Türk kardeşimiz: “Almanya’da kitapları sadece okuyoruz, başka bir şey yapamıyoruz. Ama buraya gelince yalnız değilsiniz mânâsını hissettim.”

İngiltere, Durham Üniversitesinden Dr. Colin Turner Risale-i Nur hizmetleri ile meşgul olduğunu söyleyenleri duyunca, “Ben de üniversiteden ayrılınca hayatımı Risale-i Nur hizmetine adayacağım” dedi.

Pakistan’dan bir kardeş: “Aynı ülkede olduğumuz halde ayrılıklar yüzünden birbirimizden haberdar değilken, bu sempozyum vesilesiyle birbirimizle irtibat kurduk.”

Güney Afrika’dan bir hanım kendi ülkesinde insanların çok az paralar karşılığında çok büyük kötülüklere alet edildiğine dikkat çekerken, bu sorunlara Risale-i Nur hizmetiyle çözüm bulunabileceğini söylüyordu.

Her katılımcı kendini tanıttıktan sonra ülkesinde yaşanan sorunlardan bahsediyordu. Ama Afrikalı Aishatu Kumo isimli hanım kardeşimiz, “Hepimizin sorunlarında birlik var” ifadesiyle meseleyi çok güzel ve de kısa bir şekilde özetledi. Yine katılımcılardan biri, “Farklılıklarımızla ilk safı oluşturduk” diyerek sempozyumun atmosferini çok güzel tarif ediyordu.

Tüm bunlar konuşulup muhabbet koyulaşırken Suudi Arabistan’dan gelen ve yanlış yerde üç saat bekledikten sonra topluluğumuzu bulabilen bir bey aramıza katıldı. O kadar saat boşuna bekleyip toplantımıza geç gelmenin verdiği sıkıntı, salona girer girmez sona ermişti. Sebebini ise şöyle açıkladı: “Salona girdiğimde baktım ki herkesin yüzünde bir nur görünüyor.” Kim bilir, belki de geç gelmesindeki hikmet bu güzelliği görebilmekti.

Gecenin geç saatine kadar süren muhabbet imkân olsa sabaha kadar devam edebilir ve kimse eminim ki sıkılmazdı. O toplantıda yaşanan bu güzel haller yıllar önce Üstad Bediüzzzaman’a Sabri Arseven tarafından yazılmış ve Barla Lâhikası adlı eserde yerini almış bir mektupla ne kadar da güzel örtüşüyordu:

Bendeniz Nurların müştak müşterilerinde daha doğrusu yanık talebelerinde, bir tevafuk-u fevkalâde görüyorum. Çünki enaniyet ve nefsaniyetin şiddetle hüküm-ferma olduğu şu asırda, hepsinin derece-i ihtiyaç ve iştiyakı bir, kâffesinin ahlâk ve etvarı bir, umumunun tarz-ı telâkkisi bir ve yekdiğerine karşı (ahi lieb ve üm’den) daha kavî bir rabıta-i hakikiye ile merbut, samimiyet ve hakikatperverlikte, âdeta yekdiğerine müsabaka eder derecede ciddî ve hâlis, kardeşlikte takib ettikleri hatt-ı hareket bir ve daha pek ziyade birbirine benzeyen tullâb-ı nuraniyenin bu hârika hallerini de ayrıca bir tevafukat-ı gaybiye sırasında görüyorum. Zira İstanbul’dan, İzmir’den, Aydın’dan, Kütahya’dan, Isparta’dan, Eğirdir’den ilh.. muhtelif beldelerden seçilip, her sınıfta mukayyed bulunan talebelerin aynı hâssaları haiz olmaları, câlib-i nazar-ı dikkat olsa gerektir, zannederim Efendim Hazretleri.

Sabri