HATİCE BİNNUR AVAN DEMİRCİOĞLU

İlk pilavımdı. Lisedeydim, okuldan gelmiştim. Annem, ablamlar evde yoktu. Onlara bir sürpriz yapayım dedim. Yemeğe pilav eklemek istedim. Nasıl olurdu bilemeden ayıkladım pirincin taşını ve yıkamaya başladım. Pirinçleri sıka sıka, elimle ovalaya ovalaya çılgınlar gibi yıkadım. Su ayran gibi oldu neredeyse. Tertemiz olduğuna mutlu oldum ve tereyağını tencerede erittim, erittim. Kahverengi olan tereyağının içine ayran gibi ve tam pirinçken yıkama sonrası kırık pirinç haline gelen pirinçleri ekledim, kavurdum, suyunu döküp pişirmeye başladım. Suyunu çektiğinde daha önce görmediğim renkte bir pilav elde ettim, demlenmeye bıraktım…

Bundan daha küçüktüm, ilkokul zamanlarımdı. Herkes evde idi ve sabah erkendi. Kimse uyanmadan mutfağa gittim, bir kapta bir yumurta haşladım. Bir tepsiye bir tabak içinde peynir, zeytin çıkardım. Domatesi, kabukları domatesten bir tuhaf ayrılmış şekilde doğradım. Yumurtayı soydum, akşamdan kalan çayı ısıttım ve yine tuhaf bir renge bürünmüş olan çay dolu bardağı da tepsiye koydum, annemin odasına doğru yol aldım…

Yine aynı yıllarda ablamın bana aldığı mor kazağım üstümdeydi. Koluna domates damlatmıştım. Önce sabunlu bezle sildim, iyice domatesi kazağıma buladım. Bu beni daha da üzdü ve beze bir de çamaşır suyu damlattım. Domates lekesi kökten gitti, kazağımın moru da esrarengiz bir şekilde kayboldu…

Babalar günüydü. Daha ilkokula bile başlamamıştım. Babam vardiyalı çalışıyordu ve hafta sonu olsa da kahvaltıdan sonra işe çıkacaktı. Ondan önce evin hemen karşısındaki bakkaldan en sevdiğim çikolatayı, çokomeli aldım…

Başka bir gün en küçük ablamla birlikte anneme sürpriz yapalım dedik. O çamaşır yıkıyordu, biz de mutfağa girdik. Tortu bırakan ve çok zor durulanan, ovalamada kullanılan (bunu sonra öğrendik) bir sabunla bulaşıkları yıkadık…

***

İlkler unutulmaz. Unutmadım ben de, unutamadım…

Eve gelip de yaptığım pilav olmaya çalışan pirinçlerimi akşam herkesin  büyük bir iştahla yediğini görünce ya da bana öyle hissettirmeye çalışmalarıyla içim kıvançla doldu. Sonra bir tatlılıkla ortanca ablam “Pirinci yıkarken çok uğraşmışsın sanırım, kendini çok yormadan yıkasaydın da olurdu”, yiyenlerden bir diğeri de “Tereyağı seni çok uğraştırmış, sadece erise de yeterdi” dedi. Onlar yine de “Çok güzel olmuş” deyip afiyetle yedi, ben de anladım anlayacağımı; bir dahaki pilav denememde bu tavsiyelere dikkat edecekken…

Annemin yüzünü güldürmüştüm. O tuhaf renkli, akşamdan kalma çayı adeta tavşan kanıymış gibi yudumladı, yumurtasını, zeytinini, ezik büzük doğranan domatesleri büyük bir mutlulukla yedi, sürprizim boşa gitmedi. Bu şekilsiz tepsi sürprizimle yüzü gülerken o mutlu, ben mutlu…

Kazağımı gören ablam çamaşır suyunun benim yaşıma göre tehlikeli olabileceğini hatırlattı, bunu sıkıntısız kullandığım için herşeye rağmen aferini duymamı sağladı. Ardından “Üzülme, çok sevmiştin bu kazağı, alırız yine” dedi ve  yine büyüklüğünü gösterdi en büyük ablam.

Babam sofradan kalktı. Elimle arkama sakladığım, “Nasılsa o yemez bana verir” diyerek en sevdiğim çikolatayı, “Babalar günün kutlu olsun” diye uzattığım çokomeli şaşkınlıkla ve gülerek, teşekkür de ederek aldı, bir hamlede ağzına attı. Yanağı çokomel şekli gibi oldu, ben babam mutlu olup sonra da beni mutlu etmek için bana verir sandığım çokomel yanaklı babama bakakaldım. Şimdi düşünüyorum da iyi ki babam yemiş, o sevimli hali gözümden hiç gitmemiş.

Annem çamaşır yıkarken ablamla karşısına geçip elimizdeki yıkanmış tencere-tava yaptığımız sürprize çok sevindi. Çamaşırın verdiği yorgunluğu yıkanan bulaşıklarla attı. Sonra mutfakta eline aldığı bulaşıkların üzerinde kuruyan sabun tortusunu görünce bize fark ettirmemeye çalışarak tekrar sudan geçirdi, ben kapıdan onu seyrederken…

Benim amacım sürpriz yapmaktı, mutlu etmekti, telâfi etmekti, onlar da benim bu isteğimi geri çevirmedi. Ne pilavları yarım kaldı, ne o acaip çay döküldü, ne kazağım için azar işittim, ne çokomelim geri çevrildi, ne de işine iş kattığımız annem uflayıp pufladı…

İlkler unutulmaz. Sonuçları ile hep iz bırakır. Hataların da olsa gördüğün muameleyle ya güvenin kalmaz kendine, ya da şevkin kırılmaz, hata yapa yapa öğrenirsin yapmamayı böylelikle…

En önemlisi de kırılmaz bağların en sevdiklerinle… Aile demek böyle bir şeydi belki de…

Not: Bu yazıdaki şahıs ve olaylar gerçeğin ta kendisi olup, akla zarar yiyeceklere asla zarar verilmemiştir; bilâkis sonuna kadar bitirilmiştir.