EMİNE DEMİRTAŞ SİRKECİOĞLU
Önce dik duran tepsiyi aldı tezgâhın kenarından. Ne kadar ağırdı bu tepsi böyle! Tek elle tutmak imkânsızdı. Sessizce onu tezgâhın üzerine koydu.
Sonra içine neler koyacağını bir bir geçirdi aklından. Gözü cam dolaptaki bardaklara takıldı. Evet, bir bardak koymalıydı içine. Hemen arkasında duran taburelerden birini çekti, çıkardı diğerlerinin üzerinden. Tezgâha dayanıp dolabı açtı, caaarttt diye bir ses geldi. Bardağa uzanırken bir kaçını devirdi, şangırt diye başka bir ses daha… Çok dikkat ediyordu, ama bu eşyalar da ses çıkarmayı ne çok seviyordu! Hepsini sırayla tepsiye koydu, tabak, çatal…
Sıra yiyeceklere gelmişti. Ne konuyordu bu kahvaltı tepsisine yahu? “Zeytin” dedi içinden, “zeytin koyayım. Peynir de konur. Reçelsiz olmaz, ıımm ne güzel bu çilek reçeli. Rengi de çok güzel.”
Hepsini tepsiye dizdi. Çorba tabağı tam tepsinin ortasındaydı. Tabağın bir kenarında zeytin vardı. Diğer kenarında ise peynir duruyordu, zeytin ve reçel her yerine bulaşmış bir halde. Reçelin çilekleri de tabağın orasına burasına serilmişler, yenmeği bekliyorlardı. “Ne güzel de görünüyor, ne güzel yenir bunlar” diye geçirdi içinden.
Tepsiyi var gücüyle tuttu ve yatak odasına doğru ilerliyordu ki, “çiçek” dedi içinden. “Çiçek koymadan götüremem bunu.” Yerde uzunca duran vazodan birkaç yapma çiçeği çekip çıkardı, tepsinin kenarına koydu. Evet, artık hazırdı. Tepsiye tekrar bütün gücüyle asıldı ve yatak odasının yolunu tuttu.
Kısık bir ses tonuyla, “Babacığım, sana kahvaltı hazırladım. Hadi kalk” dedi.
Seslerin müsebbiplerini ararken bu manzarayla karşılaştım: Kızının sürpriziyle uyanmış uykulu baba bakışları, kendini ve yaptığı kahvaltı hazırlığı ile tepsisini sergileyen heyecanlı kız çocuğu halleri…
Asıl tepsiye geleyim. Evet, tepside neredeyse herşey düşünülmüştü. Bütün fikir mahsulleri ortadaydı. Fakat kelimenin tam anlamıyla “ortada,” birbirine girmiş, bulaşmış, karışmış bir vaziyette…
Bu manzara bana çok şeyi düşündürdü, bana çok şey anlatıyordu.
***
Aklıma kendim, çabalarım ve amellerim geldi. Oradan buradan duyduğum, okuduğum, güzel diye tepsime koyduğum “güzellikler, iyilikler, doğruluklar” var benim dünyamda da. Benim için hepsinin bir ederi var, “rahat ettirmez ama yolda da koymaz” bir hali.
Bir taraftan da bunlara bir hayli yüksek puanlar veriyorum. Yaptıklarımı da bir hayli beğeniyorum. Aramız iyi bunlarla. Peki, ben bunları niye yapıyorum, kendim beğeneyim diye mi? Yoo, hayır. Rabbim için yapıyorum aslında.
Peki, O beğeniyor mu? Kızımın masum halleri gibi, ben de yaptım derken karıştırıyor muyum çoğu zaman? Hattâ onun yaptıkları kendi masum dünyasının içinde makul ve dahi sevimliyken, benimkiler nasıl görünüyor huzur-u İlâhîde?
“Güzel” dediğim ne kadar güzel Allah katında ve “iyi”, “doğru” dediklerim? Hepsini bir ihlâs eleğine koyduğumda, kaçı üstünde kalabilir? Kaçı Allah’ın beğendikleri arasına girebilir?
Hem çoğundan zeytin-peynir-reçel bulamacı çıkmaz mı, biraz derinlerine indiğimde? Hani zaman zaman espri, mizah deyip neşelenirken birinin bamteline dokunmuşluğum yok mu meselâ? Kendi sevincimi paylaşıyorum diye kardeşimin noksan bir yanını ezip geçmişliğim. Hayatın mecburî işleri diye icat edip içinden çıkamadığım yığınla boş işlerim… Akıllanmadan ve usanmadan, zamanı ipe dizenin dizdiği düzeni hatırı sayılır çoklukta alt üst edişlerim.
Liste böyle devam edip gider muhakkak. Sonu da pek gelmez gibi. Ne çok tatlıyı tuzluya karıştırmışım öyle. Sonra da bir hayatın tadı kaçtı serzenişleri…
Sahi sadece bende mi bu haller diye bir de suçuma ortaklar aramaya kalkıyorum bazan. Suçuma ortak aramak ayrı bir suç, lâkin bakınca etrafıma ortak yok demek oldukça güç.
Daha büyük aldanmışlıkları başkasında görmek daha kolay sanki.
Bütün akrabasının, komşusunun hatırını sorup sayan, evdeki ailesini unutan babalar yok mu meselâ? Şefkatini yalnız kendi çocuğuna hasredip başka çocuklara acıyamayan anneler… Namazını kurtuluşunun akçesi sanıp yalanını umursamayan çalışan-işverenler… Aklı ile ikna olmanın bedeni ile tasdike ihtiyacı olmadığına kendini inandırmış, dini vücudunu ve gözlerini örtemeyen gençler…
Bunlarla Rabbimizin huzuruna nasıl çıkarız?
Onun şefkatine, merhametine nasıl böyle teşekkür ederiz?
“Ama hiç yoktan iyidir,” “sonuçta bir çaba var.”
Evet. Fakat insanın kemal yolculuğu miraca kadar. Hangi basamak, hangi çaba için “bana yeter” diyebiliriz?
Hiçbirine.
Demek işe önce “var” saydıklarımızı, “yok” saymakla başlamak lâzım.
“Vücudunda adem, ademinde vücut” var insan benliğinin.
Sonra bıkmadan usanmadan daha iyisine yolculuk etmeli.
Ancak o zaman iyiyi, güzeli isteyip var gücüyle çaba gösteren, bu arada yüzüne gözüne bulaştıran fakat yine de mazur görülen masum bir çocuk gibi rahmetle muamele görebiliriz.
Vücudunda adem, ademinde vücut var insanın…






