Şu kâinattaki mevcudatın birbirine teâvünü, tecavübü, tesanüdü gösterir ki, umum mahlûkat bir tek Mürebbînin terbiyesindedirler, bir tek Müdebbirin idaresindedirler, bir tek Mutasarrıfın taht-ı tasarrufundadırlar, bir tek Seyyidin hizmetkârlarıdırlar.

Çünkü, zemindeki zîhayatları levazımat-ı hayatiyeyi emr-i Rabbânî ile pişiren güneşten ve takvimcilik eden kamerden tut,

– tâ ziya, hava, mâ, gıdanın zîhayatların imdadına koşmalarına

– ve nebâtâtın dahi hayvânâtın imdadına koşmalarına

– ve hayvânat dahi insanların imdadına koşmalarına,

– hattâ âzâ-yı bedenin birbirinin muavenetine koşmalarına

– ve hattâ gıda zerrâtının hüceyrât-ı bedeniyenin imdadına koşmalarına kadar câri olan bir düstur-u teâvün ile,

– câmid ve şuursuz olan o mevcudat-ı müteâvine,

– bir kanun-u kerem, bir namus-u şefkat, bir düstur-u rahmet altında,

– gayet hakîmâne, kerîmâne birbirine yardım etmek, birbirinin sadâ-yı hâcetine cevap vermek, birbirini takviye etmek,

– elbette, bilbedâhe, bir tek, yektâ, Vâhid-i Ehad, Ferd-i Samed, Kadîr-i Mutlak, Alîm-i Mutlak, Rahîm-i Mutlak, Kerîm-i Mutlak bir Zât-ı Vâcibü’l-Vücudun hizmetkârları ve memurları ve masnuları olduklarını gösterir.

İşte, ey biçare müflis felsefî! Bu muazzam pencereye ne diyorsun? Senin tesadüfün buna karışabilir mi?

— 33. Söz, 10. Pencere