Kâinattaki ibâdât-ı umumiye, bilbedâhe bir Mâbud-u Mutlakı gösteriyor.
(1) Evet, âlem-i ervaha ve bâtına giden ve ruhanî ve meleklerle görüşen zâtların şehadetleriyle sabit olan umum ruhanî ve melâikelerin kemâl-i imtisal ile ubûdiyetleri
– ve bilmüşahede bütün zîhayatların kemâl-i intizamla ubûdiyetkârâne vazifeler görmeleri
– ve, bilmüşahede, anâsır gibi bütün cemâdâtın kemâl-i itaatle ubûdiyetkârâne hizmetleri, bir Mâbud-u Bilhakkın vücub-u vücudunu ve vahdetini gösterdiği gibi,
(2) her bir taifesi icmâ ve tevatür kuvvetini taşıyan bütün âriflerin hakikatli marifetleri,
– bütün şâkirler taifesinin semeredar şükürleri
– ve bütün zâkirlerin feyizli zikirleri
– ve bütün hâmidlerin nimet arttıran hamdleri
– ve bütün muvahhidlerin burhanlı tevhidleri ve tavsifleri
– ve bütün muhiblerin hakikî muhabbet ve aşkları
– ve bütün mürîdlerin sadık irade ve rağbetleri
– ve bütün müniblerin ciddî talep ve inâbeleri, yine Mâruf, Mezkûr, Meşkûr, Mahmud, Vâhid, Mahbub, Mergub, Maksud olan o Mâbud-u Ezelînin vücub-u vücudunu ve kemâl-i rububiyetini ve vahdetini gösterdiği gibi,
(3) kâmil insanlardaki bütün makbul ibâdâtın ve o makbul ibâdâtın neticesinden hasıl olan füyuzat ve münacat, müşahedat ve keşfiyat, yine o Mevcud-u Lemyezel ve o Mâbud-u Lâyezâlin vücub‑u vücudunu ve vahdetini ve kemâl-i rububiyetini gösterir.
İşte, şu üç cihette ziyadar büyük bir pencere, vahdâniyete açılır.
— 33. Söz, 9. Pencere









