ŞEYMA GÜR

“On beş gün önce Down’lu bir bebeğim oldu. Şimdi neler yapmam gerekiyor?” diye sordu.

Şaşırdım.

Öylesine rahat, öylesine hüsn-ü kabulle söylemişti ki! Siyah çarşafının içinden bakan gözleri sakince gülümsüyordu.

Mübarek, ne zaman sindirdin, ne zaman kabullendin de şimdi yapman gerekenleri sıraya koymaya geldin? Bu aşamaya yıllar içinde bile gelememiş nicelerine şahit olmuştum.

Ev programıyla işe başladık. Minik tatlı bebeği takibe aldık.

Bir süre sonra diğer iki çocuğundan abla olanı hakkında danışmaya geldi. 6 yaşında çok güzel bir çocuktu. Çok zeki  olduğu ilk bakışta kendisini gösteriyordu. Annesi, daha üç yaşındayken anlattığı hikâyeleri yazıp resimlediği bir defteri gösterdi, inanılmazdı! O cümleler, o kurgular üç yaşındaki bir çocuk için çok fazlaydı. Hâl-i hazırda da henüz okula başlamamış olmasına rağmen sular seller gibi kitap okuyor, annesi kızına kitap almaya yetiştiremiyordu.

Fakat annenin anlattıkları akıl alır gibi değildi. Şu gözümün gördüğü küçük tatlı kız, annesine dünyayı dar ediyordu. Annesi zora sokacak, öfkelendirecek, üzecek ne varsa yapıyordu. Bu bazan kardeşlerini taciz etmek, bazan uyuyan bebeği kasten uyandırmak, bazan güzelce sürmekte olan ortak oyunu sabote etmek ya da çok daha farklı ama hep akıllıca, âdeta şeytanca düşünülüp planlanmış muzırlıklar oluyordu. Akıllı ve duyarlı bir kadın olan anne, kardeş kıskançlığına yorarak, ona özel zamanlar ayırmaya çalışıyor, birlikte hoş vakit geçirebilecekleri etkinlikler planlıyor, ciddi emek sarfediyordu. Sürekli nerede hata yapmakta olduğunu sorguluyor, kendi yaklaşımlarını düzeltmekten yola çıkacak arayışlar içinde oluyordu.

Biz artık neredeyse küçük bebeği değil, ablayı konuşur olmuştuk. Bildiğim bütün taktikleri önerdim. Klasik davranış değiştirme yöntemleri üzerinde çalıştık birlikte. Küçük kızı “iyi hal üzere” yakalamanın, onların prim yapacağını göstermenin bin çeşit yolunu denedik belki de.

Olmuyor, olmuyor, olmuyordu!

Küçük kız ne iyilikten alıyordu, ne kötülükten… Zekânın ifrat derecesi böyle bir şey miydi acaba?

Annenin sinirleri gittikçe bozuluyordu. Evlerinde huzursuzluk hâkim olmuştu.

Aile perperişan!..

Aklıma “Acaba anne downlu bebeği hakkında sakladığı duygularını ablaya mı yansıtıyor?” gibi ihtimaller de geldi. Konu beni aşıyor olabilirdi. Belki bir psikolog veya psikiyatrist ile görüşseler daha iyi olabilirdi.

Görüştükleri psikolog, küçük kızın hiçbir şeyi olmadığını, ama annenin yardım alabileceğini söyledi. Küçük kız iyi oynamıştı!..

O da çare olmadı ama anne elden avuçtan gidiyordu.

Bu benim davam olmuştu. Mü’minin mü’mine makbul duası fonumdan alabildiğine kullanıyordum. Namazlarımda dua ediyordum. Hacet namazları kılıyordum.

“Allah’ım bu aileye huzur, bu çocuğa güzel huylar ver, iyilikler ver!”

Annenin isteği üzerine cami hocası, aynı zamanda tarikat ehli olan baba ile görüştüm. O da çaresizdi. Ama onun bir şansı vardı; dayanamadığında evden uzaklaşabiliyordu. Anne için asla söz konusu olamayacak bir şey…

O cami hocası idi, elbette âlâsını biliyordu, benim söylememe ne hacet, ne haddime? Ama söyledim. “Hocam” dedim “Kimden isteyebiliyorsanız dua isteyin!”

Güvendikleri bir hocadan bir terkip almışlar, âyetlerden oluşan bir dua terkibi. Ona başladılar. Uzun süre devam ettiler.

Günlerden bir gün annesi telefonda beni mutluluklara gark eden haberi verdi. “Meğer benim devam yanımdaymış” dedi.

Kızına aldığı kitaplardan birinde, küçük yaşta hafız olan bir genç kız, hafızlık sürecini ve devam ettiği kursun hafızlığı, küçük çocuklar için ne denli eğlenceli hale getirdiğini anlatıyordu.

Küçük kız etkilenmişti. Annesine sitem etti: “Bak sen beni 4 yaşımda hafızlığa başlatsan şimdi hafız olmuştum. Beni de öyle kurslara göndersene.”

Anne zaten hanımlara Kur’ân öğretiyor, hattâ hafız yetiştiriyordu.

“Kızım biz bunu kendimiz yapabiliriz” dedi.

Ve başladılar.

Hergün muntazaman çalışıyorlardı. Bir yandan Kur’ân öğrenmeye, bir yandan sûre ezberlemeye. Beklenebileceği gibi kız, çok hızlı ezberliyordu. Cuma günleri çalışma performansına göre balonların içine küçük hediyeler konuyor, balonlar patlatılıp hediyelere ulaşılıyordu. Çocuk memnun ve hevesli, anne mutlu ve umutlu.

İlk kez bu kadar uzun süreli ve sorunsuz olarak güzel bir birliktelik yakalamışlardı ve bu, Kur’ân paydasında olmuştu.

Gördüm, hamd ettim ve bütün kalbimle tasdik ettim:

El Hak: “O iman edenler için hidayet ve şifadır.” (Fussılet, 41:44.)