ESRA KAĞIT
Pek çoğumuzun tecrübe ettiği gibi ahirete göç etmiş mânâ erlerinin kabirlerini ziyaret etmek insana huzur veriyor.
Halkımızın bu yüce ruhlu şahsiyetlere teveccühü oldukça yüksek ve bu da çok sevindirici bir vefâ örneği elbette.
Bu mekânlara kafileler halinde seferler düzenlememizden de anlaşılıyor ki, biz dünyalılar olarak gerçekleştirdiğimiz bu ziyaretlerden oldukça memnunuz.
Peki acaba bu memnuniyet karşılıklı mı?
Ziyaretinde bulunduğumuz şahsiyetin ruhaniyeti de hoşnut oluyor mudur bizler kadar?
“Bu da nereden çıktı şimdi?” derseniz, şöyle ki:
Geçenlerde İstanbul’un ziyaretçisi hiç eksik olmayan büyük evliyalarından birini ziyarete gitmiştim. Hemen girişindeki “Edeple gelen lütufla gider” tabelâsının önünde birkaç nefes soluklandıktan sonra kabrin olduğu tarafa doğru yöneldim.
İlk bakışta her şey normal gözüküyordu. Türbenin etrafı Fatiha’lar, Yasin’ler okuyan insanlarla doluydu. Boynu bükük, gözleri nemli dua eden insanlar da az değildi. Onların arasından geçerek kabrin etrafını çevreleyen demir parmaklıklara kadar ilerledim. İşte beni bu satırları yazmaya sevkeden görüntü oradaydı.
Ziyaretçilerin dileklerinin kabul olması amacıyla kabrin üzerine attıkları madenî paralardan söz ediyorum. Onları görünce hem bu anlamsız davranışı yapan insanların cehaletine hem de bu makamın sahibi olan Allah dostunun ruhunun durumdan rahatsız olabileceğini düşünüp üzüldüm.
Bu vaziyeti görünce girişteki veciz sözün ne kadar da hikmetli olduğunu idrak ettim.
Ziyaretçileri çok lâtif bir üslûpla uyaran bu söz aslında hayatımızın her ânı için geçerli olması gereken bir ölçü: “Edeple gelen lütûfla gider.”








