ŞEYMA GÜR

İİKV Cumartesi seminerleri ilk üç aylık dönemi tamamladı.

Bu dönemde neler oldu neler!

Seminerlerin dikkatli bir takipçisi olarak gündemim nurlandı. Risale-i Nur’a bakışım, okuyuşum, anlayışım farklılaştı, zenginleşti. İlmin tadını aldım.

Hem ne değerli ilim adamlarımız varmış; yakından görüp  Allah’a şükrettim. Risale-i Nur ne güzel meyveler veriyor!

Üç ay boyunca her ayın ilk haftası Kur’ân ile Yaşamak, ikinci hafta Sünnetle Yaşamak, üçüncü hafta Yaşayan Tefsir, dördüncü hafta da Akademik Söyleşiler  ana başlığı altında birer seminer konumuz ve konuğumuz  oldu.

Seminerler dizisinin açılışını yapan Prof. Dr. İshak Özgel hoca,  Risale-i Nur’daki Kur’ân tanımının sıradan, kuru  bir tanım olmayıp, Bediüzzaman’ın, yaptığı Kur’ân tarifiyle, insanın hem kalbini, hem aklını, hem değerlerini, hem de davranışlarını harekete geçirecek bir üslûp ortaya koyduğunu belirtti ve bu özellikleri sebebiyle yapılan şeyin mekanik bir tanım değil, tasavvur olduğunu bildirdi. Özgel hocamız Bediüzzaman’ın yapmış olduğu Kur’ân tarifinin aynı zamanda,  Risale-i Nur’un tefsir metodunun da süzülmüş bir hülâsası olduğunu anlattı. Seminerden çıktığımda aklımda bir şey vardı: 25. Sözü şimdi bir kez daha bu nazarla okumak.

İkinci hafta çok değerli bir hadis hocamız vardı: Prof. Dr. İsmail Lütfü Çakan.

Çakan hocamız, “Ne kadar Müslümanız?” sorusuna verilecek cevabın, “Sünnetteki uygulamalara ne kadar uyuyorsak o kadar” olacağını söyledi. Ondan, önceliğimizin “pirdaş değil dindaş kazanmak” olması gerektiği dersini aldım.

İngiliz Müslüman Hossein Turner kardeşimiz, Yaşayan Tefsir programında, Kur’ân’ın İngilizce meâlinden, ancak Risale-i Nur’u okuduktan sonra istifade edebildiğini anlattı.

Turner “Risale-i Nur, benim Müslüman olarak rutin amellerimin ötesinde, günlük hayatta yaşadığım her şeyin arkasında Allah’a giden bir yol bulmamı sağladı” derken, Risale-i Nur’un ne kadar evrensel bir dili olduğunu düşünüyordum.

Akademik Söyleşiler programında Dr. Erdal Aydın, Bediüzzaman’ın din-siyaset ilişkisini incelediği doktora tezini anlatırken bir yerinde şöyle dedi: “Ben yıllarca İstiklâl Marşını dinlerken okumayan biriydim. Bediüzzaman’la beraber Türkleri sevdim, İstiklâl Marşını okumaya başladım.”

Risale-i Nur’un,  Müslümanları en güzel rabıtalarla nasıl bağladığının canlı bir örneğini onun şahsında görüyordum.

İlk döngü tamamlanmış ve tekrar Kur’ân ile Yaşamak seminerine sıra gelmişti. Doç Dr. Niyazi Beki hocamız, bize âyetlerin fezlekeleri nasıl okunur, anlattı.

Onun “Risale-i Nur’u görmeseydim kendimi çok bahtsız birisi kabul ederdim” sözünü bütün kalbimle tasdik ettim.

Prof. Dr. Ali Bakkal ise ne güzel söyledi: “Bazılarının ‘Kur’an’la çelişiyor’ diye reddettikleri hadisler, aslında Kur’an’la değil, kendilerinin Kur’an yorumuyla çelişiyor.” Hadis Kur’ân ile çelişir miymiş, hâşâ!

Yaşayan Tefsir programı bana Azerbeycan’dan bir dost kazandırdı. O hafta benim seminerim bir saat değil, beş gün sürdü. Bilqeys Memmedova ile beş yahşi gün yaşadım. Bu süre içinde Rabbimize, Peygamberimize ve Risale-i Nur’a muhabbetimizi mübadele ettik. Cami cami gezip birlikte secde ettik.

Prof Dr. Şadi Eren’in “Kur’an’ı Anlamada İhtilâf Problemi” başlıklı şahane semineri ümmete bakışıma yepyeni ufuklar açtı, Allah razı olsun. Peygamberimizin (s.a.v) “Ümmetim 73 fırkaya ayrılacak; biri dışında hepsi ateşte olacak” hadisini yorumlayan cemaat ya da dinî gruplar, genellikle,  fırka-i naciyeyi kendileri sayar. Hoca ise Efendimizin bu hadiste Fırka-yı Naciye dışındakilere de “ümmetim” demiş olmasına dikkat çekti ki hiç düşünemezdim. Ben şimdi ümmetin bütünü için, hem kurtuluşu için daha çok duâ ediyorum.

Şadi Eren, İslâmın temel kaynağı olan Kur’ân’ın farklı şekillerde anlaşılmasının Kur’ân’ın mânâ zenginliğinden ileri geldiğini ve bu yönüyle rahmet olduğunu söyledi ve “Müfessirler, aynı âyete bakarken farklı derinliklerde farklı mânâ incilerini yakalamış” dedi.

Yrd. Doç. Dr. Mehmet Dilek hocam, sünnetin bağlayıcılığı konusunu anlattı mı desem, yoksa Peygamber (s.a.v) muhabbeti deryasına  daldırdı mı desem, bilemedim. Elimize dört dörtlük bir ölçü verdi gitti: “Hadisleri severek oku.”

Ve ondan güzel bir Peygamber duâsı  edindim: “Allah itaatini artırsın.”

Ve Liana.

İslâmla buluşmasını anlatmak için, taa Ukrayna’dan geldi. Ben onda gördüm ki hayatta doğru sorular sorabilmek çok çok önemli. Onda gördüm ki temiz bir fıtrat nasıl da rahmet-i İlâhiyeyi çekiyor. Onda gördüm ki Müslüman kardeşliği sınır tanımıyor. Onda bir kez daha gördüm ki Müslümanlık, insana çok yakışıyor.

İlk dönemin son programında Ali Sönmez kardeşimiz, Hz. Üstadın Hutbe-i Şâmiyesindeki bir tespitini öne çıkardı ve bizi çok düşündürdü: İslam toplumunun geri kalmışlığının en önemli bir sebebi, yalanın toplumda vücut bulması olabilir miydi? Manevî bir sebep, maddî bir sonuca yol açmıştı; çözüm ise sıdkın yeniden hayat bulmasıydı.

Sözü Bediüzzaman gibi bitirdi: “Yaşasın sıdk! Ölsün yeis! Muhabbet devam etsin! Şûra kuvvet bulsun!”

Amin!

Şimdi ben yeni dönem seminerlerini ve hayatıma katacakları güzellikleri heyecanla beklemekteyim.