ŞEYMA GÜR

Buğday filmini izlemiş, eve doğru gidiyordum.

Film boyunca ölü topraklarda gezinmiş, asit yağmurları ile ıslanmış, insanların kendi elleriyle işledikleri yüzünden karada ve denizde çıkardıkları fesadın muhtemel sonuçları ile dehşete düşmüş, ölülerin  kokamadığı, renklerini kaybetmiş bir dünyada bir karıncanın peşine düşmüş, o son sahnede bir gayret bulduğumuz son bir avuç buğdayla derin bir “nefes” almıştım.

“Hu!..”

Semih Kaplanoğlu bir nefesle birlikte buğdayı, buğday ile birlikte çıkışı buldurmuştu. Temiz topraklara ekilebilecek bir avuç umut…

Rastladığım ilk solucanın, ilk arının, ilk karıncanın alnından öpmeye hazırdım. Her hayat belirtisi ne kadar değerliydi. Hayat ne kadar değerli! İmanın, hayata hayat olduğu ne de doğru.

Ya Hayy!..

Zuhuratbaba türbesinin tam karşısında üç yol ağzında, arabaların vızır vızır işlediği bir kavşakta koltukçunun tavukları gözüme ilişti. Durup seyrettim uzun uzun. Koca bir metropolün orta yerinde, daracık bir üçgenin içinde mucize tavuklar!..

Yola inmemeyi öğrenmişler. Orayı mesken tutmuş üç beş köpekle ve kedilerle sulh içinde yaşayıp gidiyorlar. Hâlâ orada yeşillik bulabiliyorlar. Üzerine tüneyebilecekleri ağaçları da var.

Ne güzel!

Aman koltukçunun tavuklarına halel gelmesin! Aramızda yaşamaya devam edebilsinler. Eşeledikleri toprağın solucanı bol olsun.

Tavuklar eşelenebiliyor, eşeledikleri toprakta bir şeyler bulabiliyorlarsa henüz umut var demektir.

Ey Rabbimiz!. Evet hem cahil, hem nankör, hem tahripkârız. Aman Ya Rabbi bizi bize bırakma!

Hikmeti, imanı, Kur’ân’ı dünyadan kaldırma!

O kıyamettir!