TUBA TÜRKOĞLU

Henüz Müslüman olmuş ve hikâyesini anlatmak üzere Türkiye’ye ziyarete gelmiş sevgili Liana ile havaalanında tanıştık. Saat epeyce ilerlemişti ve biz elimizde isminin yazılı olduğu bir dosya ile heyecanla beklemeye koyulmuştuk.

Uzunca bir bekleyişin ardından gördük onu. Arkasından koştuk ve ona sarıldık. Evet, daha önce hiç tanışmadığım bir insandı ama hep tanışıyormuşçasına bir sarılmaydı bizimkisi. Ve heyecanlı kalplerle eve doğru yol almıştık. Hikâyesini çok merak ediyordum. Kendisini de. Cevabını almak istediğim çok soru vardı. Eve girdik, karşılıklı oturduk. Yol yorgunu olduğunu düşündüğümden onu çok sıkmak istemiyordum. Ama biraz dinlendikten sonra konuşmayı başlatan ilk kişi o oldu.

“Belki çok tuhaf gelecek ama uçaktan indiğim an kendimi evimde hissetmeye başladım” dedi. Ben şaşırmıştım. “Kendimi hâlâ evimde hissediyordum” diye devam etti. Sakin ve yumuşak bir konuşması vardı ve İslâm’ın kalbine nasıl tesir ettiğini, onunla yalnızca beş dakika harcadığınızda dahi hissedebiliyordunuz.

Ukrayna’da insanların aslında İslâmofobik olmadıklarını ama İslâm’ı bilmediklerini ve ne yazık ki merak da etmediklerini söyledi. Oturduğu şehirde, bir İslâm kültür merkezi olduğunu, ama ne yazık ki oradaki Müslümanların İslâm’ı anlatma gibi bir dertlerinin olmadığını söyledi. Müslümanlar olarak omuzlarımızda ne kadar büyük bir sorumluluğun var olduğunu konuşmaya başladık. Tebliğ metodlarımızın çok dikkatlice seçilmesi gerektiğini düşünüyordu, ne propaganda yapmalı, ne de İslâm’ı tanıtmaktan tamamen geri durmalıydık.

“Açıkçası bende bu fazlasıyla işe yaramıştı” dedi. Oradan bir anda Müslüman olma hikâyesine gelmiştik. Evet, benim de en çok merak ettiğim kısım burasıydı.

“Meselâ” dedi, “benim masala benzer ya da mucizevî bir hikâyem yok, bence ona gerek de yok. Ben çok rasyonel bir insanım, akıl ve mantıkla karar vermek benim için çok önemli. Bana kimse İslâm’a gir demedi ama İslâm’ın ne olduğunu anlattılar. Ben de ilk defa bana mantıklı gelen bir dinle tanıştım ve İslâm’a girdim.”

Evet dedim, bizim sorunumuz belki de, gözümüz önünde duran birçok hakikate inanmak için çoğunlukla mucizevî olaylar beklemek ya da ilham verici rüyalar görmek. O zaman o gerçeğin “ilâhi” olduğuna inanmak istiyoruz. Hepimiz için yorgun olan geceyi bu tatlı sohbetin ardından nihayete erdirip, sabah kahvaltıda buluşmak üzere odalarımıza çekildik.

Sabah ise, çok erken bir saatte kalkmış ve günlük yazıyorken buldum onu. Kahvaltı sofrasına geçtiğimizde Türkiye’yi, kültürünü ve dilini ne kadar sevdiğini söyledi. “Ben de artık evimde halıya ayakkabıyla basmıyorum; İslâm’ın beni en çok etkileyen özelliklerinden biri bu temizlik hassasiyeti” dedi. Daha önce Türkiye’ye sık sık geldiğini söyledi ve yine bu gelişlerinden birinde, Müslüman olduktan kısa bir süre sonra Risale-i Nur’la tanışmasını anlatmaya başladı.

Koç Üniversitesinde araştırma yaparken, oradaki danışmanı ona İstanbul İlim ve Kültür Vakfından bahsetmiş, araştırması için mutlaka oraya gitmesi gerektiğini söylemiş. O da Vakfa geldiğinde Vakfın misyonu ve çalışmaları hakkında bilgi almak üzere, Hakan Gülerce ile görüşmüş.

“O görüşmede beni etkileyen şey, Hakan’ın anlattıklarından ziyade, anlatırken hissettikleriydi” dedi. “Anlatırken, anlattığı kitabın yani Risale-i Nur’un onun hayatında nasıl bir etki yaptığını hissettim.”

Benim için çok büyük bir aydınlanma ânı olmuştu. Anlatmaktan ziyade yaşamanın her zaman daha tesirli olduğunu bilirdim, ama anlattıklarından daha çok, anlatırken arka planda gördüğü samimiyetin onda asıl tesiri yapmış olduğunu duymak beni şaşırtmıştı. Üstadımın “Tahsil değil ihlâs hizmet eder” sözü geliyor şimdi hatırıma.

“Ben de o günden sonra okumaya başladım” dedi. Bilhassa sorularına Risale-i Nur’un verdiği aklî ve mantıkî cevaplar onu çok etkilemiş. “Henüz hepsini okumadım ama okuyacağım inşaallah” dedi.

Sıcak sohbetimiz devam ederken, konu bizim de kendi hayatlarımıza ve çevremize geldi. Bizim kendi içimizde yaşadığımız bazı kaygılara yönelik şöyle bir yorum yaptı:

“İnsanları hemen dış görünüşlerine ya da uygulamadıkları emirlere bakıp yargılamamak gerek. Meselâ ben örtünmeyi çok istiyorum ve örtülü kardeşlerimi görünce çok mutlu oluyorum, ama henüz kendim yapamıyorum. Müslüman olduğumu ailem henüz bilmiyor. Annem çok dindar bir Hıristiyan. Eğer söylersem onlar için çok yıkıcı olacak. O sebeple bir süre gizlemek zorundayım, o yüzden örtünemiyorum, ama en yakın zamanda yapmak istiyorum.”

Çok haklıydı. Kimsenin nasıl imtihanlardan geçtiğini bilmeden, kolayca yargılama yapıp hüküm vermek bizim vazifemiz değildi. Vakfa gitmek için acele etmemiz gerekiyordu. Zira onun hikâyesini dinlemek üzere birçok insan onu bekliyor olacaktı. Heyecanlı ve biraz da endişeliydi.

Vakfa geldiğimizde ise, samimî ortamı gördükten sonra olsa gerek, daha rahatlamıştı. O güzel ve samimî lisanıyla seminerdeki konuşmasını yaptıktan sonra, 4 numaraya birlikte ders okumaya davet ettik onu. Yirminci Mektup’tan okumaya başladık.

İlk kelimeyi okuyunca, “Bu, Hıristiyanlıktaki teslis inancına verilebilecek en iyi cevap” dedi. Gönüllerdeki samimiyet ve yüzlerde oluşan tebessümle dersimizi bitirdik. Ve belki de ondan en güzel sözü, vedalaşmadan hemen önce duymuştum:

“Ben de Ukrayna’da böyle ders okuyacağım arkadaşlarımla” dedi.

Hepimizin sevinci gözlerinden okunuyordu.