ŞEYMA GÜR

Liana Vinichuk’un  Risale-i Nur ile tanışmasının ardından İİKV’ye gönderdiği, yaşadığı süreci anlatan nefis mektup, Barla Platformunda haber yapmak için üzerinde çalıştığım ilk metin idi.

O günlerde, o mektup üzerinde çalışıp Liana’nın ruh dünyasına girmeye çalışırken yaklaşık bir sene sonra, onunla tanışacağım, evimde ağırlayacağım, ailemden biri gibi hissedeceğim aklımın ucundan bile geçmezdi.

Ama oldu!

Liana Vinichuk, İİKV’nin Yaşayan Tefsir programında, İslâma yolculuğunu anlatmak üzere Ukrayna’dan geldi. Risale-i Nur’u ilk kez tanıdığı İİKV’de şimdi Nurlar ile olan macerasını anlatacaktı.

Liana’yı karşılamak için Tuba Türkoğlu ile havaalanına gittiğimizde elimizde ismi yazılı bir kağıt ve aklımızda pek de net olmayan bir fotoğrafı vardı. Kapıdan her çıkanı gözlerimizle tarıyorduk.

Bu o olabilir mi?

Sonra beklediğimiz yönün tersine yönelen genç bir hanım fark ettim. Yüzünü görememiştim. Üzerinde uzun bir manto vardı. Bizdeki fotoğrafı başörtülüydü ama bu hanımın uzun saçları omuzlarından aşağı dökülüyordu. Yine de, ağırbaşlı bir yürüyüşle uzaklaşırken peşinden koştum. İçimden bir ses “Bu o” diyordu. Arkasından “Liana” diye seslendiğimde gülümseyerek döndü.

O, artık hayatıma girdiği andı.

Liana 2016’dan bu yana Müslüman. Rabbim onu dindar Hıristiyan bir ailenin evlâdı olarak dünyaya geldiği seküler ülkesi Ukrayna’da milyonlarcası içinden seçmiş, hidayeti ile rızıklandırmıştı. Doktorasını “Ukrayna’daki modern İslâmî hareketlerin ideolojik oluşumu ve gelişimi” hakkında yazan Liana, Üniversitesinde İslâm hakkında ciddî araştırmalar yapmıştı. Bu araştırmalar onu genç yaşta İslâma kavuşturdu.

Liana sorularının peşine düşerek irade-i cüz’iyesini sarf etmiş, Cenab-ı Hak da onun kalbine iman nurunu ilka etmişti.

“İslâmla hayatımın anlamını buldum” diyordu. Ve ben bulduğu şeye de bulma şekline de hayrandım.  Akıl, vahye çıkmak için merdiven olduğunda yaratılışının hakkını veriyor, “pek güzel bir akıl” ünvanını alıyordu. İşte Liana! Bunun en güzel bir misâli.

Çocukluğundan itibaren İncil okurken pek çok kez “neden?” diye soruyordu.

İslâmiyet hakkında duyduğu olumsuz şeyler üzerine de “Öyle ise neden insanlar, özellikle kadınlar akın akın Müslüman oluyorlar?” diye soruyordu.

Ve daha başka sorular…

Sorularının ekser cevabı Kur’ân’dan geldi. Ama yine de bâzı âyetleri anlamakta sorun yaşıyordu. Acaba doğru mu anlıyordu?

O noktada da Risale-i Nur imdadına yetişti. ”Risale-i Nur, Kur’ân’ı anlamamı kolaylaştırdı” diyor Liana. “Risale-i Nur, Kur’ân’a ve İslâma her gün daha çok yaklaştırıyor. Onu daha önce tanımadığıma hayıflanıyorum.”

O şimdi kendisini Nurlar ile tanıştıran ve “kalplerinden konuşarak kalbine ulaşan” Vakıf çalışanlarına müteşekkir. “Bilginin kendisinden çok onu nasıl sunduğunuz daha önemli olabiliyor” diyor.

Türkiye’ye ayak bastığı andan ülkesine dönmek üzere havaalanına gittiği ana kadar bir buçuk gün beraberdik.

Ve bu süre boyunca ben neredeyse gözümü alamadan, onun mâsum simasında temiz bir fıtratla İslâmın buluşmasının yansımalarını izledim hayran hayran.

Ertesi sabah, bol sohbet-muhabbetli bir gecenin ardından  kahvaltı yaparken, “Çok şükür” dedi Tuba, “Müslüman kardeşliği ne güzel!” Liana hemen “… Sonra da birbirinizi tanıyasınız diye sizi milletlere ve kabilelere ayırdık” mealindeki Hucurat sûresi 13. âyeti andı. Ülkelerimiz, dillerimiz, ırklarımız farklıydı ama âyetlerde buluşuyorduk.

Ertesi gün seminer saatine doğru İİKV yolunda arabada camdan dışarı bakarken “Cami görmeyi özlemişim” dedi Liana.

Câmi görememeyi düşündüm.

Ezan duyamamayı…

Allah korusun!

Onun özlemini tahmin eden Hakan kardeşim öğle ezanı okunurken Vakıftaki odasının penceresini açtı. Sessizce, başlarımız önde dinledik. Ezan duâsı yaptık sonra birlikte.

En sevdiği namaz, sabah namazıymış. Henüz ailesine Müslüman olduğunu açıklayamadığı için yanlarına daha seyrek gidiyormuş.

“Aman!” dedim. “İslâm, ailenden uzaklaşmanı değil, bilakis onlara iyi davranmanı gerektirir. Zira anne babanın öyle bir hakkı vardır ki onun üzerinde ancak Allah’ın hakkı olabilir.”

“Yoo ailemi seviyorum” diye düzeltti. “Sadece orada namaz kılamadığım için gitmek istemiyorum. Bir de helâl olmayan yiyecekler olduğunda aç kalıyorum..”

Varın siz onun hangi şartlarda Müslümanlığını yaşamaya çalıştığını hayal edin!

Aynı nedenlerle tesettürünü tam sağlayamadığını söyledi. Ama o saçının açık olması dışında o kadar tesettürlüydü ki… Oturması, kalkması, konuşması, kıyafeti tam bir edep timsaliydi.

Müslüman olduktan sonraki bir yıl boyunca, İslâma hizmet anlamında bir şey yapamadığı için üzüldüğünü söyledi. Oysa anlattığı kadarıyla bu bir sene içinde hem üniversitesinde Risale-i Nur ile ilgili bir konferans düzenlemişlerdi, hem de pek çok arkadaşına İslâmiyeti ve Risale-i Nur’u anlatmıştı.

Ukrayna’da İslâmı bir bebek gibi görüyor ve onu kimin nasıl büyüteceğini çok önemsiyor.

Ben Liana’da mükemmel bir Kur’ân talebesi potansiyeli gördüm. İnşaallah Rabbim onu Kur’ân ve iman hizmetinde istikametle istihdam etsin ve ailesinin de hidayeti ile sevindirsin.

Liana, seminerinin sonunda dinleyiciler arasında bulunan Fırıncı Ağabeye geldiği için teşekkür etti ve “Sizinle aynı salonda bulunmak, benim için büyük mutluluk” dedi. Fırıncı ağabey, daha önceki ziyaretlerinden birinde, ona Rüstempaşa medresesindeki Bediüzzaman müzesini gezdirmiş. “Bediüzzaman ölümsüz değil elbette, ama eseri ve talebeleri devam edecek” diyor kardeşimiz.

Liana geldi ama geçmedi.

O artık benim Ukrayna’daki kardeşim, arkadaşım ve kızım.  Bana “ikinci annem” diyordu evine vardıktan sonra gönderdiği mesajda.