FUNDA DEMİRER 

Risale-i Nur’da, imanın ümit tarafını besleyen bir eser olarak Bediüzzaman Hazretleri ve talebelerinin yaşadığı sıkıntılara fazla yer verilmediğini biliriz. Ta ki İhtiyarlar Risalesinde Bediüzzaman’ın manevî dertlerini elim ve müteessir edecek bir dile döküşüne dek.

Belki de onu bir daha hiç rastlayamayacağımız dokunaklı bir anlatım içinde buluyoruz. Aynı zamanda en ağır ıztıraplar, en zorlu günler, en elemli haletler içinde tutunduğu teselli ipine, sarıldığı tevekküle, sığındığı teslimiyete şahitlik ediyoruz.

İçerisinde her derde bir deva, her zulmete bir ziya, her ye’se bir rica bulduğu kitabın yollarına sürerken yorgun yüreklerimizi, bir şekilde her birimizin bir hayat külfeti giyinmiş gençliğimiz ihtiyarlığa, ihtiyarlığımız gençliğe kalb ederken, mevsimlerden mevsimlere, asırlardan asırlara, teessürden teselliye, havftan recaya bir  imrar-ı hayat içerisinde buluyoruz kendimizi.

Kâh güz mevsimiinde, bir İkindi sükûnetinde,

Kâh gurbette, ihtiyarlık hengâmesinde,

Kâh harpte, dehşetli sahnelerde,

Kâh esarette, hazin bir halette,

Kâh payitahtta, şaşaanın içinde,

Bir gençlik uykusundan ihtiyarlık sabahına uyandığı vakitlerde,

Kâh kuşatma günlerinde, memleket derdinde,

Yalnızlık günlerinde bir dağın tepesinde, bir kalenin burcunda, bir kubbenin altında evvela düştüğü kedere, sonra tutunduğu ümide çıkaracak bir nokta-i istinat ve istimdat arıyoruz hep birlikte.

Yüksek ruhların sadece tefekkürü değil, o tefekkürü yaşadığı mekânlar da yüksek oluyor, manzarayı aşmış bir nazarın dünü ve yarını kucaklayan ufku ile yükseliyor mânâlar.

Bütün o ricaların içerisinde en tesirlisidir belki de, 1922’de döndüğü vatanını yüksek bir kaleden izlemesi. “Vatan şimdi gurbetin en dehşetlisi” dedirtecek bir ağıtla, vatanının boylu boyunca serilmiş cenazesine gözyaşı dökmesi.

Asırların vurduğu derin bir acı ile, “İki yüz sene sonra, gayet sevdiği dostların mahall-i ikametine uğrayan bir adamın hüznüyle,” hem ruhu, hem kalbi, gözüne yardım edip ağladığı bir günü anlatır bize.

Sadece yıkılmış bir evin, vefat eden bir dostun değil, bütün evlerin, sokakların,  medreselerin yakılıp, yağmalandığı, pek çok ahbabının, talebesinin şehit olduğu, bir zamanlar mesut günlere sahne olmuş bir şehrin enkazını seyreden bir yüreğin yangınına tanıklık ederiz.

Sevdiklerimizle çok kısa, geçici olan ayrılıklarda bile dayanamadığımız acıların kat be kat fazlasını görüp geçiriyor Bediüzzaman Hazretleri hayatı boyunca. Hepimizin her firakta Fuzûlî-i Bağdâdî gibi diyeceğimiz:

Vaslını yâd eyledikçe ağlarım,
Tâ nefes var ise kuru cismimde feryad eylerim

ağıtını ziyadesiyle hissettirir.

Bu denli şefkatli birinin bu denli firak görmesi ne büyük bir keder!

Yarın kavuşacağım tesellisi, yarını âhiret olan biri için ne büyük müjde!

Üstad Bediüzzaman’ın sözleriyle bu kederli halleri “bütün ihtiyarlığımdan ve firak belâlarından gelen teessürâtıma kırılmaz bir rica, kopmaz bir ümit, sönmez bir ziya, bitmez bir teselli” ile neticelense de,  hayat sahneleri ömrünün yalnızlığını, kederlerini anlamak adına ipuçları veriyor. Ve bir kez daha anlaşılıyor ki, zulmet ne kadar kesifse ziyaya yakın, keder son haddinde teselliye medar, dert büyüklüğünce şifaya müstahak olduğu gibi ruh derinliğince yükseklerde…

Bu nazarla İhtiyarlar Risalesi, yirmi altı rica ve ziya ve teselliyi câmi hakikatli ve ümitler içeren bir ilim metni olmanın yanı sıra, tarihî-edebî cihetiyle de kaydedilen, edilmeyen, mevsimi geçen bir sergüzeşt-i hayatın hazin yazınıdır aynı zamanda.