BEYZA NUR

Hiç insanın manava gidip “Bana bir kilo can verir misiniz?” dediğini duydunuz mu?

Ya da bir pazarda satış yapan bir esnafın “Taze canlar bunlar, gel!” diye seni tezgâhına davet ettiğini?

Duymadınız, duyamazsınız da…

Çünkü can kıymetlidir. Can özeldir; alelâde satılamaz, alınamaz.

Peki, verilir mi?

Meselâ bir ilan görseniz ve üstünde kocaman harflerle SATILIK yazsa, gözünüz hemen neyin satıldığına ilişse, kocaman harflerle CAN yazdığını okusanız, hiç inanır mıydınız?

Ne kadar da hayal gibi geliyor değil mi?

Ama değil, bunların hepsi gerçek…

Paramparçaydım. Yavaş yavaş içine çeken depresyonum sonunda tamamen ele geçirmişti beni, karşı koyamamıştım. Kendimden nefret ediyordum. Yarım yamalak hatırladığım o güzel anılarıma tutunuyordum, her ne kadar kendine gel, aklını başına topla diye haykırsam da cevap alamıyordum. Zorlukla nefes alıyordum, böyle nefes almaktansa hiç almamak en iyisiydi.

Kendime sordum. Sorumlum kim olacaktı peki? Sadece sendin. Tamamen yalnızdım. Bitir gitsin demek çok kolaydı. Bitirmek de bir o kadar zordu.

Bu sorunla yaşıyordum. Kendime kaçıp gitmek istediğimi uzaklaşmak istediğimi söyledim. Evet ,doğru. Kendimden kaçmak istiyordum. Senden kaçmak istiyordum.

Oradaki kim diye sordum, bendim. Yine bendim, yine bendim.

Neden sürekli güzel anılarımı unutuyordum?(Kötü yaşantılarımı hatırlıyordum.) Tek suçlusu kişiliğimdi.

Bu yüzden de sorumlusu yine bendim.

Fark edilmeyi umuyordum ama kimse bilmiyordu. Tanışmıyorduk bile. Elbette varlığımdan bîhaber olacaklardı.

İnsanların neden yaşadığını sorguladım. Sadece yaşıyor, hayatlarına devam ediyorlardı.  Neden öldüğümü söylerseniz, yorulduğumu söylerdim.  Kaygılarım beni yiyip bitiriyordu. Beni yerle bir eden bu acımı neşeye dönüştürmeyi asla öğrenemedim. Acı sadece acıydı işte.

Bunu yapmamamı söylediler.

Neden? Neden her şeyi istediğim gibi bitiremiyordum ki?

Neden bu kadar acı çektiğimi bulmamı istediler.

Neden acı çektiğimi biliyordum. Acımın kaynağı bendim.

Hepsi benim yüzümdendi çünkü yetersizdim.

Doktor, duymak istediğin bu muydu?

Hayır, ben yanlış bir şey yapmadım.

O narin ses, kişiliğimi suçladığında “Vay be doktor olmak ne kadar kolaymış” diye düşündüm.

O kadar tuhaf ki o kadar acıtıyor işte.

Benden daha kötü durumda olanlar bile güzelce yaşıyorlar.

Benden daha zayıf olanlar da yuvarlanıp gidiyorlar.

Belki doğru değil.

Benden daha kötü durumda olan veya daha zayıf olup da yaşayan olduğunu sanmıyorum.

Ama yine de yaşamak zorundayım.

Kendime binlerce kez sordum ‘Neden?’ diye. Bu benim için değil, senin içindi.

Anlamıyorsan lütfen tek bir kelime etme.

Neden canımın yandığını bulmaya mı çalışıyorsun? Neden olduğunu söyledim sana. Bu yüzden canımın yanıyor olması bu kadar mı yanlıştı? Daha dramatik bir sebep mi sunmam gerekiyordu?  Ya da daha özel mi?

Çoktan söyledim sana. Hiç dinlemedin mi beni? Üstesinden gelebileceğimiz şeyler hayatımızda böyle izler bırakmaz. Dünyayla karşı karşıya gelmek asla benlik olmadı.

Bu şöhret hayatı da bana göre değildi.

Bu kadar canımın yanmasının tüm sebebi buydu. Ünlü olduğum içindi. Neden bu yolu seçtim ki?

O kadar komik ki. Bu kadar dayanabilmem bile bir mucize.

Ne söyleyebilirim? Sadece sıkı çalıştın deyin.

Bugüne kadar iyi şeyler yaptığımı.

Çok zahmet çektiğimi söyleyin.

Gülümseyemezseniz bile beni suçlayarak uğurlamayın.

Çok çalıştın, çok fazla şey yaşadın,

Hoşça kal…

Bu mektup Güney Kore’de intihar eden 27 yaşındaki bir soliste ait.

İntihar etti diye gözünüzde o insanı hor görmeyin. Ya da Müslüman değilmiş zaten diye o insanı gözünüzde önemsizleştirmeyin.

Belki bu haberden “Ben okuyamıyorum böyle haberler, etkileniyorum” diye kaçmak isteyeceksiniz, kaçmayın.

Bir can hiç değersiz olur mu?

Bu mektubu kız kardeşine yazıyor Jonghyun.  Ve ardından evinde kendisini gazla zehirliyor.

En acısı da ne biliyor musunuz?

O kadar popüler bir grubun solisti, hayranları o kadar çok ki; 27 hayranı kendinden sonra intihar ediyor…

Hiç 28 can değersiz olur mu?

Evet. Belki çarşıda, pazarda satışı yapılmıyor can’ın. Ama şöhret piyasası insanların canı onun mülküymüş gibi davranabiliyor. Öyle olmasa hiç para kazanmak uğruna hayatlarının en masum zamanlarında bu çocukları alıp, yıllarca sonu olmayan bir yarış içerisine sokarlar mıydı?

Öyle olmasa Jonghyun 18’inde girdiği bu dünyadan ölümle ayrılır mıydı?

On yıl boyunca gece gündüz çok çalıştırılan ve insanlara kıymetleri yokmuş, sanki hep yetersizmiş gibi davranılan bu acımasız dünyanın kurbanı olur muydu? Peşinden 27 hayranını da ölüme götürür müydü?

Ve o, bu dünyanın kurbanlarından sadece biri…

Başka bir haber: İntihar etmeyi düşünen bir adam “Evden çıkacağım ve yürürken sadece biri bana gülümserse intihar etmekten vazgeçeceğim” dedikten sonra, yolda ona kimse gülmediği için köprüden aşağı atladı.

Belki böyle bir gerekçe olur mu hiç diyeceksiniz.

Gerekçenin ne olduğunun ne önemi var ki?

Biz makul gördüğümüz bir gerekçe gördük diyelim, hak mı verecektik? “İyi yapmışsın” mı diyecektik?

Böyle böyle alışıyoruz işte haberlere. Birkaç kez üzüyor, sonra o da kalmıyor, gidiyor işte.

Yerini durmak bilmeyen bir eleştiri alıyor sonra.

Zaman geçiyor ve insanları istediğimiz gibi yargılamaya başlıyoruz. Yaptıkları her şeyi, yaşantılarını, çalışmalarını, kişiliklerini…

Ne kopuyorsa bir yerde, insanlar yüzünden kopuyor.

İnsanlar incitiyor insanları, bir canı insanlar istedikleri gibi kullanmak istiyorlar.

Değer verdiklerini sanıyorsun, sonra bir bakıyorsun sadece mülk edinmek istiyorlar.

Sonra yavaş yavaş azalıyorlar insan, gücü tükeniyor. Hele ki imanın kuvveti yoksa, yıkılıveriyor işte böyle kolayca.

Dağ gibi adam diyorsun uzaktan bakınca ama içerisinde kıyametler kopuyor.

“Arkadaş! Bildiğimiz, gördüğümüz dünya bir iken, insanlar adedince dünyaları hâvidir. Çünkü, her insanın tam mânâsıyla hayalî bir dünyası vardır. Fakat öldüğü zaman dünyası yıkılır, kıyameti kopar” diyor Bediüzzaman Said Nursî.

Evet gördüğümüz dünya bir, ama insanlar adedince dünyaları içine alıyor bu dünya. Hepimizin hayali bir dünyası var. Ve öldüğümüzde o dünya yıkılacak, kıyameti kopacak…

Kendi karanlık dünyamızla başkalarının dünyalarını bir top gibi ardı ardına devirmemek için, belki de ilk önce kendi dünyamızı aydınlatmakla başlamalıyız:

Ey insan! Sen kendini, kendine malik sayma. Çünkü sen kendini idare edemezsin. O yük ağırdır; kendi başına muhafaza edemezsin, belâlardan sakınıp levazımatını yerine getiremezsin. Öyle ise, beyhude ıztıraba düşüp azap çekme. Mülk başkasınındır. O Malik hem Kadîrdir, hem Rahîmdir. Kudretine istinad et; rahmetini ittiham etme. Kederi bırak, keyfini çek. Zahmeti at, safâyı bul.

Hem der ki: Mânen sevdiğin ve alâkadar olduğun ve perişaniyetinden müteessirolduğun ve ıslah edemediğin şu kâinat, bir Kadîr-i Rahîmin mülküdür. Mülkü sahibine teslim et. Ona bırak; cefâsını değil, safâsını çek. O hem Hakîmdir, hem Rahîmdir. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder, çevirir. Dehşet aldığın zaman, İbrahim Hakkı gibi “Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler” de, pencerelerden seyret, içlerine girme.