ŞEYMA GÜR

İlim öyle güzel bir şey ki, benim gibi  bizzat ona sahip olmasanız da ilim sahiplerine baktığınızda, dinlediğinizde şavkı yüzünüze, gönlünüze, aklınıza vuruyor.

Âmenna; kâinat yüzünde Esma-i Hüsnâ adedince çeşitlenen güzelliklerden birer güzelliktir  ilmin güzelliği, hikmetin güzelliği, tefekkürün güzelliği.

İlimlerin de şâhı: Allah’ı bilmek.

Zaten ilim, Allah’ı bilip bildirince güzeldir.

Bir süredir İİKV’nin Cumartesi seminerlerini izliyorum. Sadece dinlemekle kalmıyor, sonrasında dinlediklerim üzerinde ciddî ciddî çalışıyorum. Buna ihtiyaç var, zira her biri pek çok emeğin ve tefekkürün neticesi. Meyvesini toplayabilmek, sunucunun tefekkür dünyasına girebilmek  için de emek gerekiyor.

Alanında ihtisas sahipleri, Kur’ân ve Hadisle Yaşamak ana teması altında özel bir alana ışık tutuyorlar.

İşte bu sunumlar sırasında bir şey fark ettim: Kendi sahasına Risale-i Nur perspektifi ile bakanlarda bir başka nur var. Âdeta Risale-i Nur’un ism-i Nur’a mazhariyetinden her biri hisse almış.

Talebenin meziyeti hocasından bilinmek gerek. Bediüzzaman, talebelerini doğrudan doğruya Kur’ân’a ve Sünnete götürüyor. Fakat Kur’ân ve Sünnetin gösterdiği büyük hakikate parçalı bakmıyor. Büyük hazineyi, bütününü ihata ederek, mükemmel bir insicam içinde görüp gösteriyor. Kim onun gösterdiği yerden bakmaya muvaffak olursa, aynı ihatalı bakış açısından ve o nurdan bir hisse alıyor.

Zaten Risale-i Nur öyle bir hakikatin etrafında dönüyor ki, her yerden, her risaleden ona geçiş var, pencereler var.  Âdeta  kan damarlarının mâ-i hayatı vücudun bütününde dolaştırması gibi geçişkenlik var.

İşte ömrünü, mesâisini o hakikati yakalamaya teksif eden âlimler, fiilî duâlarının neticesini alıyor,  perdeleri açıyor, ülfet tozlarını üfleyip manzarayı parlatıyorlar. Ortaya çıkan şey, gözü de, gönlü de, aklı da mest ediyor.

Ben de Risale-i Nur okuyup duruyorum. Ama kendimi şuna benzettim: Hakikat elime geçmiş, onu elimde gezdiriyorum, başkalarına da gösteriyorum. Ama o benim elimde kabuklu bir meyve, meselâ portakal  gibi. Kabuğu da çok güzel.  Kokusunu alıyorum. İştah açıcı. Onun hakkında az buçuk bilgi de edinmişim. Muhtevası hakkında konuşabiliyorum. Neleri içerdiği hakkında biraz bilgim var. Ama henüz kabuğu soyamamışım. Tadını alamamışım. Onunla gıdalanamamışım.

Bu âlimler onu nasıl da massetmişler!..

Üç hal var anlıyorum:

  • İhtisas var ama Risale-i Nur’un nurundan mahrum,
  • Risale-i Nur okuyor ama ilimden hissesi az veya yok, zahirden batına geçememiş (meselâ ben),
  • İhtisası da var, Risale-i Nura vukufu da.

İşte bu üçüncüsünün tadına doyum olmuyor.

İİKV seminerlerinde çok misallerini dinleyip duruyoruz.

İşte bu misallerden biri İshak Özgel hoca.

Seminerinde, Risale-i Nur’daki Kur’an tarifi ve tasavvurunu anlattı. Ben de orayı defalarca okumuştum. Evet okurken de “Burada büyük bir şey var” diye hissetmiştim. Bakmaya çalışmış, ama görememiştim. Ama o geldi ve örtüyü kaldırdı. Bediüzzaman’ın yaptığı Kur’ân tarifiyle, insanın hem aklını, hem kalbini, hem değerlerini, hem de davranışlarını harekete geçirecek bir tasavvur ortaya koyduğunu anlatırken idrakimin  gözü önünden sis perdeleri dağılmaya başladı.

Bir başka misal Mehmet Kaplan hoca.

Evet bir slogan gibi söyleyedurduğum “ Mesleğim haktır veya daha güzeldir, demeye hakkın var. Fakat “Yalnız hak benim mesleğimdir” demeye hakkın yoktur” sözünü insanlar, özelde Müslümanlar arasındaki ihtilâfların çözümünde öyle nâfi bir ilaç olarak işlemiş, kullanıma hazır hale getirmiş ki hayran oldum. Hattâ bütün insanlar arasındaki ihtilâfların çözümü hakkında da ümitvâr oldum ve kendi dünyamda bunu gerçekleştirebileceğime dair şevke geldim. O gün bugün etkilerini üzerimde taşıyorum.

Bir başka misal de Mehmet Dilek hoca.

O bir hadisçi. Ve “Risaleleri sıksanız Sünnet çıkar” hakikatini bitamâmihâ anlamış hadisçilerden.

Konuşmasının başından sonuna hadislere nasıl da muhabbetle yaklaştığını, severek okuduğunu anlayabiliyorsunuz. Sünnetin bağlayıcılığını teknik olarak hadis ilmine göre, fıkha göre, ilh. anlatırken, alttan alta, kalbinin “Sünnetin her cüz’ü benim için değerli; ben kendimi onun en küçük âdâbıyla da bağlamak istiyorum” diye attığını görebiliyorsunuz. Ve size de o duygu sirayet ediyor.

Zira o, Sünnetin âdâb kısmına bile güzel bir niyetle müraat etmek; Resul-ü Ekrem aleyhissalâtü vesselâmı tahattur ettirir, kalbe bir nur verir diye bilmiş, dersini Bediüzzaman’dan almış. Sözlerinde o nurun parıltısı var.

Gülerek “İbadetin maksadı zihinleri Allah’a çevirmek değil mi? Sünnet de bunu yapıyor. Bırak Sünnet seni âdâbıyla da bağlasın” deyişinde bulduğu şeye şahit oluyorsunuz.

Bir gün hocasının “Hadisleri severek oku” demesi onu derinden etkilemiş. Öyle etkilemiş ki, o söz onu dinleyenlere doğru dalga dalga yayılıyor. Ben de ondan hadisleri severek okumak dersi aldım.

Ben her biri bir sahada ihtisas kesbetmiş bu hocalarıma bakınca onları ayna gibi görüyorum. Aziz Üstadımın ucu bucağı ihata edilemeyen ilmine ayna oluyorlar. Binler maşaallah Üstadıma ki, nice ilimlerden damıtmış da bize süt-misal nâfi ilim usareleri sunmuş. Azıcık başımızı sağa sola çevirince, ilim sahiplerinin aynasında görünce  kıymetini daha iyi anlıyoruz. Yine de tam anlamaktan uzağız. Bir âlimin “Bediüzzaman hakikati yardı geçti” dediğini İhsan Kasım ağabey anlatmıştı.

İİKV seminerlerinde dinlediğim her biri çok kıymetli hocalarımızın, Efendimizin şu müjdesine liyakatleri olduğuna inanıyorum: “İnsanlara hayrı öğreten âlimlere Allah rahmet eder; melekler, semâdakiler hattâ denizdeki balıklar, hattâ yuvasındaki karınca bile duâ eder.”

Ben de ediyorum.

Tam kanaatim geldi ki evet; Risale-i Nur yeni bir şey icad etmiyor; ama ona tam yönelenlere, Allah’ın peygamberi ile gönderdiği şeyin bugün nasıl yaşanacağının uygulama pratiğini, nasıl anlaşılacağının, nasıl anlatılacağının ve nasıl savunulacağının metodlarını bihakkın kazandırıyor.

Ve o Risale-i Nur’un nuru, ona yönelenler üzerinde bütün şaşaası ile parlıyor.