FUNDA DEMİRER

Tesettürlü bir hanım anlatıyor:

“Yolda yürürken dilenen biri dikkatimi çekti. Bana doğru geldi, fakat benden bir şey istemeden yanımdan geçti, hemen arkamda yürüyen orta yaş üstü, başı açık, bakımlı bir hanımın yanında durup ondan istedi.

“Kadın ona ‘Aç mısın, sana ekmek alayım mı?’ diye sordu.  ‘Evet’ cevabını alınca ‘Peki ekmeği dildirmemi ister misin?’ dedi.”

Tesettürlü hanım o anda az önce düşündüklerinden utanç duyduğunu belirterek ekliyor:

“Kimbilir benden bir şey dilenseydi belki o an vaktim yok diye cevap bile vermeyecektim.”

Çıkardığı ders itibariyle anlatıyor:

Akşam vakti,  şehrin en kalabalık caddelerinden birinde, herkesin işten eve dönüş koşuşturmasında, hızla tramvaya doğru yürürken kulak misafiri olmuştu yanında yürüyen adamın telefon konuşmasına. Oysa ne kadar sessiz konuşuyordu, sesine dünyanın bütün âcizliğini ve mahcupluğunu yüklemiş adam:

“Evde hiç un kalmadı mı? Birazcık hamur yap bu gece de uyut çocukları.”

Eşiyle konuşuyordu belli ki. Karşı tarafın cevabına “Ama telefonum çok eski, orijinal bile değil, para vermiyorlar” dedi. Ve son duyduğu cümle: “Yarın televizyonu satıp elektriği açtıracağım.”

Utanmıştı kulak misafiri olduğu bu konuşmadan, ama özellikle dinlememişti ki… Bu kadar gürültü bir saatte gürültülü bir yolda, bu kadar sessiz bir konuşma duyulmazdı ki. Duyulmuştu işte…

Kıyafeti, yüzü, sesi tertemiz genç bir babanın o telâşlı caddede bir köşeye çekilip gözyaşlarını silişini de gördü üstelik. Daha çok utanmıştı…

Hızla uzaklaştı, adam duyduğunu anlamasın diye. Tam caddeden karşıya geçecekken kırmızı ışığa yakalandı. Hayır, bütün bunlar boşuna olmamıştı, derin bir nefes alıp adama doğru koştu. Kabul etmedi adam önce, çıkıştı hattâ… Sonra helâlleştiler.

Kim bilir, kapımıza gelse “Gencecik adamsın, utanmıyor musun istemeye?” diye azarlayacağız nasıl bir çaresizlik içinde olduğunu hiç düşünmeden, belki anlatmasına fırsat vermeden.

“Oysa ben onun kapısına gönderildim” dedi ve ekledi:

“Sen en âciz anında birine yardım ederken onun Hızır’ı olmuyorsun. O benim Hızır’ımdı belki de…”