BEYZA NUR

Günaydın dünya.

Günaydın güneş.

Günaydın kuşlar.

Günaydın ağaçlar.

Günaydın okula giden çocuklar.

Ben Rand.

Kardeşim Ahmed.

Kardeşim Muhammed.

Karagümrük’te, karışık sokakların ve evlerin arasında yıkık dökük  bir evde yaşıyoruz.

İşte yine sabah oldu. Annem çalışıyor, babam çalışıyor. Hava yeni aydınlanmışken hazırlanıp gittiler. Annem akşam yedide, babam dokuzda gelecek. Hava bugün dünden daha soğuk. Sanırım yarın daha da soğuk olacak. Olsun, sobamız yok ama biz battaniyeyle  ısınıyoruz. Annem sabahları yumurta pişirip gidiyor. Acıkınca kardeşlerime getiriyorum, birlikte yiyoruz.

Kardeşim Ahmed 7 yaşında, birinci sınıfa başladı. Sabah erkenden okula gidiyor. Küçük kardeşim Muhammed 5 yaşında.  Her gün öğlen onunla Ahmed’i okuldan almaya gidiyoruz.

Aslında ablalar kardeşimle beni birlikte okula yazdırmışlardı. Dördüncü sınıfa gidecektim. Ama babam beşinci sınıfa yazdıracakmış beni. Hâlâ kayıt yaptırmadı ama. Neden bilmiyorum…

Yine saat iki oldu. Muhammed’le Ahmed’i okuldan alıp geldik. Kar mı yağacak acaba? Hava çok soğuktu. Kardeşlerime oyun oynatıyordum. Sonra kapı çaldı. Biliyor musunuz kim geldi?

Ablalarım. Demek bizi unutmamışlar.

Zil çalınca camdan aşağı eğilip baktım. Onları görür görmez “Hoş geldiniz” diye bağırdım. Ne yapayım, kapıyı açmayı ve onların yukarı çıkmasını bekleyemedim. Sonra koşa koşa otomatiğe bastım. Binaya girdiler. Muhammed çıplak ayakla merdivenlere fırladı. Hepsine sarıldı, öptü. Hoş geldiniz dedi. Sonra ablalardan biri çıplak ayaklı Muhammed’i kucağına alıp yukarı çıktı. Ahmed de diğer ablanın kollarına fırladı. Sıkıca sarıldı, öptü. “Çok özledim” dedi.

Ablalar onları alıp zar zor eve girdiler. İkinci kere sarıldık, bol bol. Özlemek ne güzel şeydi. Sevilmek ne güzel şeydi. Onlar da bizi çok özlemişler. Bana “Prensesim” dedi bir abla. Şaşırdım. Ben sadece küçük anneydim oysa ki.

Hasret giderdik saatlerce. Bize hediyeler getirmişler. Ahmed de, Muhammed de, ben de hemen teşekkür ettik. “Teşekkür ederiz abla, hepsi çok güzeller, çok beğendik.”

Bir görseniz nasıl heyecanla açtı kardeşlerim. Kırtasiye eşyalarını tek tek çıkardılar, yan yana dizdiler. Ahmed koşa koşa ödevini getirdi içerden. Bir ablayla beraber yapmaya başladılar.

Muhammed de hemen boyama kitabını ve boyalarını açtı. O da bir ablayla boyama yapmaya başladı.

Bir yandan da ablalar getirdikleri rengârenk ekler pastayı açtılar. Muhammed minicik ağzına kocaman bir tanesini sığdırarak büyük alkış aldı.  Abla en sevdiği rengi sordu. “Kırmızı” dedi. Ahmed’e de sordular. “Altın” diye cevap verdi. Hep beraber güldük.

Ben mi? Ben küçük anneydim. Başka bir ablayla beraber onları izlerken sohbet ettim. Abla okulumu sordu. Anlattım. Gitmediğimi duyunca çok üzüldü. Kendi eliyle yazdırmıştı, gittiğimi sanıyordu. “Beni neden aramadın?” dedi. Başımı öne eğdim, utandım.

Sonra bana çok güzel şeyler söyledi. Ne kadar güzel bir abla olduğumdan bahsetti. Yüzüm tekrar aydınlandı. “Keşke benim de senin gibi bir kardeşim olsaydı. Sen benim kardeşim olur musun?” diye sordu. Güldüm. “Ben onların kardeşiyim” dedim Muhammed’e sıkıca sarılarak. Güldük. Evde neler yaptığımı sordu. Onlara baktığımı söyledim. Olsun dedi. “Hava zaten çok soğuk, biz sizin yanınıza geliriz, siz çıkmamış olursunuz. Hem ben sana bir sürü kitap getiririm. Beraber ders çalışırız.”

Hemen gözlerim parladı. Artık okula gitmesem de ders çalışabilecektim. Sonra abla “Haydi kıyafetleri deneyin, bir görelim ki, olmazsa gider değiştiririz” dedi. Ellerimizde paketlerle odamıza geçtik. Üçümüzün odasına. Ahmed kapıda bekledi. Muhammed’i giydirdim. Sonra içeriye doğru öyle hızla fırladı ki. O artık bir Batman’di. Ablalara kendi kendine değişik hareketler gösterdi. Sonra onlara sarıldı:

“Teşekkür ederim.”

Ablalar onunla oyun oynarken ben giyindim. Üzerime tam olmuştu. Altın sarılı pulları olan kıyafetler. İçeriye koştum ablaya sarıldım. “Teşekkür ederim abla çok beğendim, çok güzeller.” Abla yine “Prensesim” diye sarıldı bana. Güldüm. Bu kıyafetlerle belki prenses olabilirdim.

Sonra Ahmed geçti heyecanla. Giyinip geldi. Üzerine çok yakışmıştı kıyafetler. O da geldi sarıldı.

“Teşekkür ederim abla, çok beğendim çok güzeller.”

Ablalar bir sürü güzel şeyler söyledi ona da. Sevinçten yanakları kıpkırmızı olmuştu.

Ablalardan biri Ahmed’e seslendi:

“Ahmed bak altın rengini seviyordun kıyafetinde de var.”

Güldü Ahmed, gözleri parlayarak. “Evet” dedi.

Sonra beraber bir sürü fotoğraf çekildik. Muhammed Batman gibi pozlar veriyordu. Kıyafetinin arkasında siyah çıtçıtlı bir pelerin vardı. Onu tutup oradan oraya uçuyordu.

Duvara bile tırmandı.

Beraber biraz daha oynadık. Sonra ezan okundu. Abla “Gitmemiz lazım ama tekrar geleceğiz” dedi. Birden bire üçümüzün de yüzü asıldı. “Gitmeyin, biraz daha kalın” diye yalvardım. Onlarda üzüldüler. Muhammed ile  Ahmed sarılıp, öpüp duruyordu.

Yavaş yavaş kapıya yöneldiler. Onlar ayakkabılarını giydikçe bizim yüzümüz daha da kararıyordu. Tekrar tekrar bizi teselli ettiler. Ama vedalaşmak çok zordu. Evde yalnızdık. Ve onlarla birlikte çok güzel vakit geçiriyorduk. İşte merdivenlerden iniyorlar.

“Güle güle, bir daha gelin.”

Kapı kapandı. Ve yine yalnız kaldık. Gözlerim kapanan kapıda kalmıştı.

“Güle güle ablalarım.”

“Güle güle öğretmenim.”

“Güle güle çocukluğum.”

“Güle güle prensesliğim.”

“Hoş geldin soğuk evim.”

“Hoş geldin yorgun kalbim.”

“Hoş geldin küçük anneliğim.”