ŞEYMA GÜR

Onu kendisiyle yapılan bir mülâkatın videosunda gördüm ilk kez. 2013’de yapılan Nübüvvet Sempozyumunda sunduğu tebliği yazma serüvenini, “Allah’ım men senin adınla danışmak (konuşmak) isterem. Senin adınlan senden danışmalıyam, Resulullah’tan danışmalıyam, Risale-i Nur’dan danışmalıyam” diye duâ etmesinin ardından nasıl bir gecede tebliğini tamamladığını anlatıyordu.

Hakan bey kardeşime dedim ki: “Ben onunla tanışmalıyım. Arkadaş olmalıyım, kardeş olmalıyım! Beni ona ulaştır lütfen!”

Yazışmaya başladık sonra. Hiç tanışmadan görüşmeden aylar boyunca… Bana hep “Canım kardeşim” dedi taa Azerbeycan’dan.

Sonra yollar açıldı.

İİKV’nin düzenlediği “Yaşayan Tefsir” seminerlerinin ikincisinde hikâyesini anlatmak üzere Türkiye’ye dâvet edildi. Otelde kalmak istemiyordu. Derslerden derslere gitmek, Risale-i Nur talebeleri ile kaynaşmak, kardeşlik muhabbetini 24 saat solumak istiyordu. Misafir etmeye tâlip oldum.

Başka bir ülkeden değil, komşu ilden gelmiş gibiydi. Asla “yabancı” değildi. Beş gün boyunca, uyuduğumuz saatlerin dışında tüm zamanımızı paylaştık ve o çok sevdiğim Azerî lehçesi ile tatlı sohbetini mutlulukla ve bol bol dinleme imkânı buldum.

Türkiye’de geçirdiği her ânı dolu dolu yaşamak istiyordu.

Sen misin öyle diyen!

Geldiğinin hemen ertesi, seminerinin olduğu gün, güne, gün ağarmadan yola çıkarak, Kur’an Buluşmaları ile başladık. Sonra rotayı Rüstempaşa medresesindeki derse doğrulttuk. Seminer öncesine bir ders daha sığdırmak istiyorduk. Ama İstanbul trafiği ve park sorunu hevesimizi kursağımızda bıraktı. Çok yaklaşmışken geri dönmek zorunda kaldık, seminere gecikmekten korktuk. Seminerden sonra ise Üsküdar dersi vardı nasibimizde. Durmak yok!.. Beş gün bu tempoda geçti.

O gün seminerde iki misafirimiz birden vardı. Ukrayna’dan gelen, henüz bir yıldır Müslüman olan ama şimdiden hayatın sırrını çözmüş ve Üstadı gibi hayatını iman ve Kur’ân hizmetine adamaya karar vermiş olan 19 yaşındaki gencecik kardeşimiz Sevgili Nikita (Fatih) ve sevgili arkadaşım Bilqeys hanım.

İki hikâyenin ikisi de birbirinden güzeldi. Risale-i Nur yine yapacağını yapmış, dem ve damarlara işlemiş, imanın parıltısı, dünyanın iki farklı noktasından gelen bu iki güzel kalbi kendine meftun etmişti.

Onların şahsında hidayetin güzelliğini seyre doyulmuyordu.

Müslüman olmak ama İslâmiyetin i’sini bilmemek, 36 yaşına kadar kelime-i şehadetten dahi habersiz yaşamak, Allah’tan ve Onun emrettiği herşeyden uzak düşmek, fakat yasakları içinde yüzmek ve sonra bir gün, küçücük çocuklarının daveti ile komşuda Risale-i Nur dersine katılmak ve 23. Sözü okurken büyük bir ınkılâp yaşayarak yeniden doğmak… O anlatırken ne kendisi, ne de dinleyenler gözyaşlarını tutamadılar.

Gözyaşları kıskanılır mı?

Kıskandım ben!

Her namazda gözyaşları içinde secde etmesini kıskandım. İstanbul camileri onun gözyaşlarına şahit oldu: Eyüp Sultan, Mihrimah, Süleymaniye, Şehzadebaşı, Fatih…

Daha ayağının tozuyla ilk sorduğu şeydi: “Mescidlere gidebiler miyiz?” Beş gün boyunca camiden camiye, dersten derse koştuk birlikte.

Bizde genellikle en dindarlar en yaşlılardır. Onun ülkesinde süreç tersine işliyor. İman hakikatlerini, komünizmin etkisinden en uzak olanlar, yeni nesil buluyor ilk. Sonra onlar anne babalarına, onlar da kendi ana-babalarına vesile oluyorlar. Bilqeys hanım da Risale-i Nur’lardan kendi çocukları vasıtasıyla haberdar olmuş. O da dönmüş kendi yaşlı anneciğinin 86 yaşında namaza başlamasına vesile olmuş. Önceleri kızına “Nedir bu habire yatıp kalkıyorsun, beni yalnız bırakıyorsun!” diye sitem eden teyzecik salâvat çekmeyi öğrendiğinde geriye dönük olarak bütün atalarının adına tek tek salavat getiriyor, liste çok uzun olduğu için, gecenin geç saatlerine kadar henüz kendi anne babasına sıra getirememiş oluyordu.

Babası vefat ettiğinde onu İslâm usullerine göre yıkayıp kefenleyebilecek tek bir adam yoktu etraflarında. Bilqeys hanımın şimdi İlâhiyatta okuyan oğlu, dedesini hem yıkamış, hem defnetmiş, hem de arkasından Kur’ân okumuştu. Ruhlar âleminden haber gelmişti hemen. O gece gördüğü rüyada dedesi ışıl ışıl bir vaziyette “Beni Allah gönderdi” diyordu torununa.

“[Allah] ‘Söyle ona ki Ben ondan razı oldum’ dedi..”

O şimdi çok bahtiyar. Hem kendisi, hem çocukları Müslümanca yaşıyorlar. İnsan bu dünyada başka ne ister?

Eski hayatındaki günahlarını hatırlarken “Ben Rabbimin huzuruna sevaplarımla değil, günahlarımla gitmek istiyorum” diyor. “Yoksa Allah ile al-ver olur. Ben onu istemiyorum. ‘Bak ben bu kadar sevapla geldim Sen de bana karşılığını ver’ demiş olurum. Ben istiyorum ki terazinin bir kefesinde günahlarım, diğer kefesinde Allah’ın rahmeti olsun. Bana mağfiretiyle muamele etsin.”

Bilqeys Hanım, benden ziyade Türkiye gündemi ile alâkadar. O benim malûmatsızlığıma, ben onun ilgisine karşılıklı şaşırıp kaldık.

“Siz düşerseniz biz öldük bilin” diyor ilgisini açıklarken. “Ümmetin yükü sizin, bunu taşımak zorundasınız. Ben kendi ailem, çocuklarımdan önce Türkiye için dua ediyorum.”

Sayılı günler çabuk geçti. Onu karşılarken de, yolcu ederken de o benim canım kardeşimdi. Birimiz şarkta birimiz garpta da olsak biliyorduk ki beraberiz.

Çok yahşi günlerdi. Men pek hoşbaht olmuşam.