ŞEYMA GÜR

Küçük bir evde, küçük bir divanda,  küçük bir insan oturuyor. O eve ve o insana biraz uzaklaşarak bakıyoruz.  O ev küçük bir mahallede, o mahalle küçük bir kasabada yer alıyor. Orası, küçük bir gezegen olan dünyamızda bir nokta bile değil. Biz nazarımızı uzaklaştırdıkça dünya da küçülerek uzaklaşıyor ve önce Güneş Sistemi, sonra Samanyolu galaksisi içinde kaybolup gidiyor. Milyarlarca yıldızın içinde dönüp durduğu Samanyolu galaksisi de birazdan milyarlarcası içinde gözden kaybolacak. Aklın ve hayalin iflas ettiği noktadayız. Bu büyüklükleri ve mesafeleri hayalimiz bile ihata edemiyor. “Gökler” öylesine büyük ki…

Bu büyüklük içinde hikâyenin başındaki adamı arayıp da bulun bulabilirseniz.

Ya sesi?

Ya sözleri?

Kim duyar bu hengâmede?

Ne önemi olabilir?

Ama var!

İşte bu akıl almaz mesafelerde yankılanabiliyor onun sesi ve o, büyüklüğünü akletmekten aciz kaldığımız gökler, o küçücük insanın bir sözü ile öfkeden çatlayacak gibi olabiliyor:

Bir de “Rahmân evlât edindi” dediler.

And olsun, pek çirkin birşey ortaya attınız.

Neredeyse gökler  çatlayacaktı bu söz yüzünden; yer yarılacak, dağlar yıkılıp yerle bir olacaktı:

Onlar Rahmân’a evlât yakıştırdı diye.

(Meryem, 19:88-91)

Öte yandan o uçsuz bucaksız göklerde esamesi okunmayan o aciz ve minicik insan, bütün o galaksileri, yıldızları kendi tesbihine, tesbih tanesi yapabilir ve onların, büyüklüklükleri nispetindeki haşmetli tesbihatlarını onlar adına Âlemlerin Rabbine sunabilir.

İşte insanın önemsizliği içindeki büyük önemi!

O, koca kâinatta hem hiçbir şey, hem herşey. Üstelik ne olacağını seçme iradesi kendisine verilmiş bir “şey”.

Ey cirmi ve cismi küçük ve cürmü ve zulmü büyük ve ayb ve zenbi azîm bîçare insan! Kâinatın hiddetinden, mahlûkatın nefretinden, mevcudatın öfkesinden kurtulmak istersen, işte kurtulmanın çaresi, Kur’ân-ı Hakîm’in daire-i kudsiyesine girmektir ve Kur’ân’ın mübelliği olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Sünnet-i Seniyesine ittibadır.

Gir ve tâbi’ ol!

— On Üçüncü Lem’a