ŞEYMA GÜR

“Bize Kur’ân yeter” diyorlardı. Düşündüm, pek doğru buldum. Allah’ın kelâmı elbette dinimize de, dünyamıza da, âhiretimize de, her şeyimize de yeterdi.

Ben de Kur’ân’a gittim, baktım.

O da ne?

Kur’ân da beni Resulullah’a gönderiyordu:

“Peygamber size ne verdiyse alın, neyi yasakladıysa ondan kaçının” (Nur, 24:51).

Peygamber’e koştum:

“En hayırlınız Kur’ân’ı öğrenen ve öğretenlerinizdir” diyordu (Buhârî, Fezâilü’l-Kur’ân: 21).

Hz. Ali (r.a) anlatmıştı:

“Resulullah’ı (s.a.v.) ‘Haberiniz olsun, bir fitne çıkacak’ buyururken işittim. ‘Bundan çıkış yolu nedir ya Resulullah?’ diye sordum. Buyurdu ki:

“Kitabullahtır. Onda sizden önceklerin ve sonrakilerin haberi ve aranızdaki meselelerin hükmü vardır. O boş söz değildir, hakemdir. Kim onun hükümlerine karşı çıkarak onu terk ederse, Allah onun boynunu kırar. Kim ondan başkasında hidayet ararsa Allah onu saptırır. O Allah’ın sapasağlam ipidir.”

Hemen Kur’ân’a döndüm. Hz. Resulullah’a (s.a.v.) hitaben buyuruyordu:

“Rabbine and olsun ki, onlar aralarında baş gösteren meseleler için  senin hükmüne başvurup, sonra da senin vermiş olduğun hükme, gönüllerinde  hiçbir sıkıntı duymaksızın tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar” (Nisa, 4:65).

Ben ayrılık gayrılık görmedim. Resulullah’a itaat demek, Kur’ân’a, Allah’a itaat demekmiş, bildim.