HATİCE BİNNUR AVAN DEMİRCİOĞLU

“Kâğıt kesmesi ne kadar acı verir” demişti bir arkadaşım, “bilir misin?” Hiç düşünmemiştim, duymamıştım da ama düşünmeye niyet edince aklımdan bile geçmesi öyle kötü etmişti ki, anlayıverdim, çok hak verdim.

Ekmeğin ortasındaki sert kabuğu çizmişti kolumu küçükken, birden onu hatırlayıverdim. Çok acımıştı canım, çok üflemişti annem de sızısı azıcık dinmişti.

Ders malzemeleri için kırtasiyeciden maket bıçağı almıştım. Öğretmenimizin keseceğimiz kartonu mutlaka bir tabaka üzerinde kesmemiz gerektiğini söylemesine rağmen neden ikna olamamıştım bilmem. Görünüşündeki basit, ince bir tabakanın bu denli kuvvetli keseceğine ihtimal vermemiştim belki de. Parmağımı sadece hafifçe dokundurmam elimin kan ile dolmasına yetmişti. Yine ince bir sızı…

Düşüncelerimde böyle genellemeler sıralandı, örneklerim çoğaldı.

Hepsinin beni buluşturduğu sonuç beklenmedik aynıydı: Masum görünüşlü birtakım şeylerin tahmin edilmedik acılara sebep olması.

“Ne acı” dedim yine içimden. Beklemediğimiz yerden acı yaşamak. Güvendiğimiz yerden yere düşmek.

Kabahat kimdeydi? Kâğıt masum ya da cani olamazdı, bu ona amacından büyük mânâlar yüklemek olurdu. Bıçak kulağa keskin geliyor, kabul, ama yaradığı işleri de göz ardı etmek haksızlık olurdu. Ekmekse zaten bir nimet.

Acı geçiyordu hepsinde de, kan duruyor, yara kapanıyor, çizik kayboluyordu. Darbenin geldiği yer kalıyordu tek. Onun acısı geçmiyordu. Bir de böyle hiç umulmadık yerden gelmesi, tuzu biberi oluyordu.

Bu küçük hadiselerden daha kalıcı acılar, uğranılan hüsranlar açıldı birden zihnime. En çok üzen şeyler, en beklenmedik yerden gelen üzüntü sebepleriydi. En acı veren de en tatlı gelen sesin, tadın, tuzun hiç beklemezken şekil değiştirmesiydi

Herşey bir imtihan değil miydi?  Herşey bir şeye sebep, bir sebep… Olaylar, yaşananlar imtihanın teker teker ayrı soruları, ayrı paragrafları. En zor soruya bile rest çekemeyiz en çetin sınavda bile. Ya “Çalışmadığım yerden geldi” deriz, beklemediğimiz yerden acıya uğramış haldeki gibi, ya da “Ne kadar kazık soru,” bu beklemediğimiz darbeyi kazık yedim diye nitelendirdiğimiz gibi.

Halbuki ne girift bir hale sokarız işleri. Bilsek ki kağıt kesen değil, ekmek de çizen. Ne aklı var ne fikri… Aklı fikri olanlardan gelenlerde de hal bir nebze böyle. Hiç bir yaşanılan boşa değil, hattâ başıboş değil; kimbilir yaşamaya sebep ne? Belki daha çok zarardan kurtulmaya bir vesile, belki aklı başa getirmeye yarayan hadise. Belki de, belkisini bilemediğimiz hikmetini fark edemediğimiz, hem kendimiz hem karşımızdaki için bir deneme sınavı işte bu yaşanılan her neyse…