BİRCAN ERDEN SAYIN

İnsanlar adedince karakterler, kişilikler, zevkler, alışkanlıklar var. Bu farklılıklar çatışmaya sebep olmadıkça hayatımıza ne de güzellikler ve renkler katar. Ama herkes kendi halini beğenir de başkasınınkini beğenmeyince işte o zaman başlarız çatışmalara…

Bediüzzaman Hazretlerinin hayatının ve eserlerinin anlatıldığı sergilerde görev almak üzere pek çok şehre gitme imkânım oldu. Bunlardan bazılarına ilk defa gitmiştim. İlk defa gittiğim şehirlerde ilk defa gördüğüm insanlarla on dakikalık tanışma faslından sonra sanki yıllardır birbirimizi tanıyormuşçasına muhabbetler başlardı. Çünkü o on dakika zarfında birbirimizle pek çok ortak noktalarımız olduğunu fark ederdik: “Her ikinizin Hâlıkınız bir, Mâlikiniz bir, Mabudunuz bir, Râzıkınız bir.. bir bir, bine kadar bir bir. Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir.. bir bir, yüze kadar bir bir. Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir.. ona kadar bir bir.”

Bunlar çok zaman farkında olamadığımız bir’lerimiz. Biraz muhabbet edince aynı kaynağın bakış açısıyla hayata bakıyor olabilmek, aynı insanları tanıyor olmak, aynı dâvâya omuz vermek gibi daha nice ortak noktalar, ilk defa tanıştığımız insanlarla samimiyeti arttıran unsurlar oluyordu. Bu insanlarla aynı ülkede aynı dili konuşuyorduk, sadece ayrı şehirlerde yaşıyorduk. Onlarla bağlantı kurup muhabbet etmek, yabancı bir ülkeden olan insanla muhabbet kurmaktan çok daha kolay geliyordu.

Ancak kısa bir süre içinde farklı ülkelerden farklı insanlarla tanışmak nasip olunca onun da zor olmadığını anladım. Evimize misafir ettiğimiz Malezyalı üç kardeşle cemaatle namaz kılmak hazırlık yapmaya başlarken onların da abdest alma telâşları, aynı kıbleye yönelmemiz, aynı sözle “Allahu ekber” deyip aynı Rabbe yönelerek namaza başlamamız gösterdi ki, ırklarımız, mezheplerimiz, dillerimiz farklı da olsa, ortak bir emri yerine getirmek o bir’lerden biriydi.

Yemek faslına geçince, sadece bize has yiyecekleri tanımaya çalıştılar. Aynı emre itaat ettiğimizden, yenileceklerin helâl yiyecekler olduğundan şüpheleri yoktu. Gayri müslim ülkelere gidip kaldıkları süre içinde şüpheli yiyecekleri yeme korkusuyla çok az yiyecekle yetinmeye çalışanlara kıyasla, insanın yabancı bir ülkede bu konuda kendini güvende hissetmesi ayrı bir güzellik olsa gerek.

Bir başka yabancı kardeşimizle Ramazan günü aynı mekânda iftar etmek nasip oldu. Bangladeşli olan bu kardeşimizin bize hazırladığı yemekle iftarımızı açmak da yine o bir’lerden birine boyun eğmenin neticesiydi. Gün boyu hepimiz oruç tutmuştuk. Oruç tutmanın nasıl bir hal olduğunu hepimiz biliyorduk. Hepimiz acıkmış, aynı ezanın okunmasıyla orucumuzu açmayı bekliyorduk. Ve oruç açarken yapılan dualar sonrasında tekrar namaz telâşı, sonrasında yatsı ve teravih hazırlıkları, yine farklılıklar içinde ortak olan birlikler…

Meğer ne çok ortak bir’imiz varmış.

Son olarak geçenlerde Hindistanlı, dilini hiç bilmediğim bir akademisyenin kendisiyle yaptığımız röportaj sırasında söyledikleri ise bu konuda kendi dünyamda yepyeni pencereler açtı. Aynen şöyle diyordu o akademisyen:

“Kim olursak olalım farklılıkları bir tarafa koymalıyız. Sonuçta hepimizin damarlarındaki kan bir, hepimiz aynı Rabbe kulluk ediyoruz.”

“Kanımız bir” şimdiye kadar hiç düşünemediğim bir özellik. Bu söz insanlar arasındaki bütün farklılıkları en aza indirmeydi. Buna kim itiraz edebilirdi ki? Gerçekten de öyle değil mi? Hangi ırktan olursak olalım hepimizin kanı kırmızı ve aynı yapıda. Hem bunların hiçbiri bizim tercihimiz olan vasıflar değil. Tercih edebileceğimiz vasfı da rehberimiz olan Kur’ân-ı Kerim’de Hucurat Sûresi 13. âyetten öğreniyoruz:

“Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık; sonra da birbirinizi tanıyasınız diye sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, en ziyade takvâ sahibi olanınızdır. Allah ise herşeyi bilir, herşeyden haberdardır.”