BEYZA NUR

Sizi dünyanın içinde bir dünyayla tanıştırmak istiyorum. Bu dünyada çirkin olan bir şey yok. Her şey ya bizzat güzel, ya da sen güzel olarak tanıdığın için güzel. Bu dünya senin dünyan. Bu dünya o hep istediğin ve uğrunda hiçbir çaba göstermediğin dört dörtlük bir dünya…

Sevgili dost,

Birkaç saat önce, karanlığın özgürlüğü ile tanıştım. Karanlığın özgürlüğünde bir saat hür oldum. Ve hiçbir endişem olmadan bir yolculuğa çıktım. Şimdi diyeceksin endişe olmaz olur mu? Haklısın “Olmaz, olur!” biz oldururuz. Çünkü Rabbimin fıtratımıza koyduğu korkuyu ve endişeyi her yere savururuz. Biz gören gözlerimizin karanlığında hayatımızı korku ve endişe ile yaşarken, onlar karanlığın gözlerinde hür ve hayat dolular.

Onlar kim mi?

Aslında bizi gören, fakat bizim onları görmediğimiz ve fark etmediğimiz sevgili görme engel(siz)li dostlarımız.

Kulaklarımızı ve duyularımızı neredeyse kullanmadığımız ve gözlerimizi de görsel önyargılarla meşgul ettiğimiz için reklam ya da afişlerde gördünüz mü, bilmiyorum. “Karanlıkta Diyalog Müzesi” bugün gönlümü yakıp kavuran, ruhumu aydınlığın içinde sıkıştırıp karartan bir deneyim oldu benim için.

İçeri girerken ellerimize aldığımız beyaz bastonların kısaca tarifini aldık. Meğer ellerimi de kullanmıyormuşum ya ben!

Bir yaşındaki çocuğun ağaç dalıyla yürümeye çalışması gibi bir şeydi yaptığımız. Kendimizi karanlığın gölgesine bırakıverdik. Biraz sonra doğuştan görme engelli rehber öğretmenimiz, bizi karanlığı bir anda güvenli hale getiren nazik sesi ile karşıladı. O zaman hissettim ki, kulaklarımı da yeni kullanıyordum.

Bizimle tanıştıktan sonra, korkacak bir şeyin olmadığını ve tehlikeli hiçbir yerin sergide bulunmadığı sözünü verdi. Meğer hislerimi de kullanmıyormuşum ya ben!

Düşündüm, hayatta böyle bir güvence yokken ve bizler başkalarına bu kadar zalimken, nasıl yaşıyorlar bizim aramızda? Onlara kim bu güvenceyi sağlıyor da bizden daha güzel yaşıyorlar?

Cevap bulamadım. Yön duygularım devreden çıkınca, yerini ellerim aldı. Başımı çevirdiğim yerlerde ellerim mercek, derim retina oldu. Büyük bir parka geldik. Cemil Meriç parkı… İsminin koyulma sebebini de öğreniyoruz adımlar adımları ararken. Rahmetli Cemil Meriç hayatının ortalarında gözlerini aydınlığa kapatıp karanlığa açıyormuş.

Dinledikçe kulaklarımın yavaş yavaş tozu silindi. Ve seslerin içinde dolaşmaya başladım. Zihnim telâşla tanıdığı sesleri bulmaya çalışıyordu. Nefes nefese çırpınışları arasında ve kalbimin duyularıma yetiştirmeye çalıştığı kanın hızlanışı esnasında “İşte bir kuş” dedim. İşte bir su sesi. Gülen bir çocuk. Kanat sesleri… Allah’ım, zihnimdeki eşleştirme oyununun bu kadar kıymetli olduğunu bilmiyordum. Sonra tanıyamadığım seslerin sahibini aradım. Gözümün önünde olup da ihmal ettiklerimi…

Suyun üzerindeki bir köprüden yavaş yavaş geçtik. Ellerimiz tahta çitlerin ve ağaçların üzerinde. Size daha önce dokunmadım mı ben?

Az sonra bir manav tezgâhı ile karşılaştık. Ellerimiz tanıdık yüzler aradı kutuların içerisinde. Bir patates karşıladı beni. Sonra havuç, patlıcan ve ardından salatalık. Salatalığı biraz üzgün gördüm. Canı neye sıkılmıştı da böyle buruşmuştu yüzü? Ellerimle tozunu sildim sırtını sıvazlar gibi. Sonra biber ve son olarak karpuz…

Manavdan ayrıldık. Tekrar boşluk. Yolumuza devam ettik. Bastonu tutmayı öğreniyor gibiydim. Ama hâlâ yeri hissetmekte zorlanıyordum.Duvarları bu kadar seveceğimi bilmezdim. Elim sürekli onları arıyordu.

Biraz durup sohbet ettik. Rehberimiz, nasıl bir park hissettiğimizi sordu. Anlattık. Uzun ağaçları olan, şelâlesi ve suyun üzerinde köprüsü olan bir park… Sözlerimizi dinledikten sonra şöyle dedi:

“Karanlık aslında özgürlüktür. Siz sadece gördüklerinizle sınırlı bir park görürken, ben hayalimdeki parkı görüyorum. Sizin gözünüze hoş görünmeyen ve sizi rahatsız eden şeyleri ben görmüyorum.”

Ve güldü. Düşündüm… O an hissettim ki, biraz önce gezdiğim parkın gördüklerimden daha güzel bir etkisi olmuştu üzerimde. Ve hayal ettiğim o parkı koydum kalbimin derinliklerine.

Yürümeye devam ettik. Duvarlar sağ gözüm, baston sol gözüm oldu. Bazen basamaklar, bazen engebeli yollar ve bazen yokuşlu yollardan geçtik. Ve İstiklâl caddesine gitmek için tramvaya geldik.

Tramvay kapısının basamağı ve koltuğu bulma çabası gerçekten kolay değildi. En nihayetinde oturup tramvay hareket ettikten sonra rehberimiz ineceğimiz durak için duyuruları dinlememizi istedi. Duyamıyordum. Geçtiğimiz yerlerdeki sesler çok kalabalıktı. Burada tanıdığım sesleri bulmak gittikçe zorlaşıyordu. Hayır, durağın ismini gerçekten duyamıyordum. Gürültünün içinde sağır olmuştum. O an rehberimiz görme engellilerin sadece bu duyurularla inecekleri yeri takip ettiklerini ve bu konuda tanıdıklarımızı uyarmamızı rica etti. Haklıydı.

Her şeyde görsel duyularımızı kullandığımızdan bahsetti. Tramvayda üç dört kere gelecek durağın ismini duymamıza rağmen dinlemememizden ve diğer duyularımızı kullanmamamızdan bahsederken başından geçen bir olayı anlattı:

Bir gün metroda otururken, yanında iki genç konuşuyorlardı. Birbirlerine hangi durakta olduklarını soruyorlar ama ikisi de kalabalıktan haritayı göremeyerek bilmediklerini söylerken, rehberimiz nerede olduklarını söylemiş ve karşılığında “Nasıl görüyorsun?” cevabını almıştı.

Bir süre güldük. Ve duyusal betimlemelerle gideceğimiz yere vardık.

İstiklâl caddesinde indikten sonra trafik ışıkları ile karşılaştık. Ve rehberimiz düğmeye basmasa, o düğmeyi bulacağımdan bile şüpheliydim. Yollardaki görme engelliler için yapılan sarı çizgili göstergelerden bahsetti, bu çizgilerin çoğu yerde olmadığından ve bunun onlara nasıl zorluklara yol açtığından. Umurumda olmayan bir şeye o an muhtaç olmam, beni uyuduğum varlık uykusundan yoklukla uyandırdı. Demek kazanmak zor, kaybetmek mümkündü.

Karşıdan karşıya yavaş yavaş geçtik. Ve iskeleye ulaştık. Rehberimizin koluna tutunarak tek tek vapura binip koltuklara oturduk. Ve güzel bir sohbet eşliğinde yolculuğumuza başladık. Bize vapurda karşılaştığımız kişileri sordu. Kimimiz çay satıcılarından, kimimiz işportacılardan bahsederken hepimiz enstrüman çalanları unutmuştuk. Hatırlatınca utandık. Neden hatırlamadığımızı düşündüm. Yoksa onlar da mı bizim için görsel algıdan ibaretti?

Yolculardan biri bir türkü söyledikten sonra rehberimiz “Denizleri köpük köpük dalgalandıran rüzgâr” diyerek devam etti başka bir şarkıya. O ânı yavaş yavaş paketleyip bozulmayacak bir kutuya koydum ve sakladım içimde. Artık her vapura bindiğimde, hayalimdeki vapur yolculuğunun daha güzel olduğunu hatırlayıp gözümü kapatacaktım. Hoş bir sohbet eşliğinde rüzgârı kucakladık karanlığın aydınlığında. Yolcuları hayal ettim. Hepsi bir an dostum oldu. Anladım ki önyargılar çekilse aradan, herkes birbirini severmiş bu hayatta. Herkes gözüne bir dost, bir enîs olurmuş yanında.

Yolculuk bitti ve yavaş yavaş indik vapurdan. Tekrar caddeye çıkmıştık. Ve gerçekten en zoru oralardı. Uçsuz bucaksız bir mağara gibi…

Rehberimizin yönlendirmeleriyle bir kafeye geldik. Biz tezgâhın duvarına güvenle yaslanırken, o diğer tarafta bize çay ve içecek ikram edecekti. O ana kadar dokunma, koklama, işitme duyularımızı kullanmıştık ve şimdi tatma ile dörde tamamlayacaktık. Dörde… Sırayla istediklerimizi söyledik. Birkaç kişi on ve yirmi lirayı cebinden çıkarttığında ayırt edemediği için küçük bir endişe yaşadı ve rehberimize nasıl ayırt ettiklerini sordu. Boyutlarına göre diye cevap verdi. O içeceği tezgâhın üzerinden para üstüyle beraber almak, bize ellerimizi var olduğunu hatırlattı. Meğer onları da gözlerimizle alıyormuşuz ya!

Siparişlerimiz tamamlandıktan sonra sırayla duygu ve düşüncelerimizi sordu. O an hissettiklerimizi anlattık. “Gözlüksüz görememekten korkuyordum, şimdi korkmuyorum” dedi biri. Diğeri “karanlıkta gerçekten nasıl da özgür olduğunu” anlattı. Bir diğeri “Bize böyle imkânlar tanıyarak sizlerle tanışmamızı sağladığınız için çok teşekkür ederim” diye başladı söze.

Sıra rehberimize gelince oraya geldiğimiz için teşekkür edip bize kendini tanıttı. Meğer altı yıldır futbol oynuyormuş. “Futbol oynayabiliyorsam her şeyi yapabilirim” demiş kendi kendine. Ve otuz beş şehir gezmiş. Rehberlik dışındaki zamanda klavye de çalıyormuş. Bardağın dolu tarafını gördüğünden ve insanın bulunduğu kabın şeklini aldığından bahsetti. Bizim de gözlerimiz su gibi karanlıkta genleşmeye başlamıştı. Ama sonradan gözlerini kaybedenlerin alışma süreci için destek alması gerekiyormuş. Demek karanlığın da kullanım kılavuzu vardı.

Görsel önyargıların olmadığını, güzel ve çirkinin onun için eşit olduğunu söyledi. Ve “Ben dört duyumla hayata dört elle sarılıp dört dörtlük yaşamaya çalışıyorsam, siz beş duyunuzla beş beşlik yaşayın” dedi. “Gülseniz de, gülmeseniz de zaman geçiyor. Ânınızın kıymetini bilin, hayatınızı en güzel şekilde yaşayın, yaşamaktan korkmayın” dedi. Bizden daha iyi gördüklerinden, ama bizim onları görmediğimizden ve fark edilmeye ihtiyaçları olduğundan bahsetti.

Meğer Türkiye’de dokuz yüz bin görme engelli, sekiz milyon engelli varmış. Her on insandan biri engelli iken, dışarda bunlarla karşılaşmadığımızdan ve bunun ne kadar kötü bir şey olduğundan bahsetti. Müzeye gelmenin önemini herkese anlatmamızı istedi. Ve aralarda görmemesi ile ilgili yaptığı esprilerle kalp gözümüzü açtırıp, ruh yüzümüzü güldürdü. Haklıydı. O an konuşmasının hepsi karanlıkta yolunu takip eden baston gibi gideceği yeri bulmuş ve kalbimin en hassas yerinden beni etkilemişti.

***

Dilerdim ki hiçbirini unutmayayım. Dilerdim ki size hepsini anlatayım. Ama dediği gibi gözlerimiz görmeye başlayınca diğer duyularımızı kullanmıyorduk. Ve ben ışığı görünce, karanlıkta gözüne fener tutulan bir insan gibi kamaşmıştım. Sanki dışardaki ışıkların hepsi benim yaşama ışığımı alıp yerine karanlığı bırakmıştı. Ama gözleri görmeyip kalp ve ruhuyla benden daha iyi gören arkadaşlar, gözlerinin önündeki siyah perdeye her an beyaz kalemle yaşama sevinci karalıyorlardı.

Anladım ki, marifet beyaz kağıda karalamakta değil, siyah kâğıdı değerli hale getirmekti. Vedalaştık. Işığa doğru yürürken, gördüğüm için mahcup bir şekilde, yüzüm yerde ve gönlüm karanlıkta, karanlığın gölgesinden ayrıldım. Eve giderken zihnimde bir yazarın tek bir cümlesi yankılanıyordu:

“Sevgili dost, bir körün parmak uçlarından daha hassasına az rastlanır kalbin…”